-Geceden Daha Karanlık- Bölüm 1: Gecenin İlk Kelimeleri

Önsöz

Aslında bu önsöze ne yazılır çok emin değilim ama benim de bir katkım bulunsun diye hikaye yazmaya karar verdim. Sıradan bir dünyanın, hiç de sıradan olmayan insanlarının hikayesi bu. Bu kez belli bir ana karakter yok, herkes kendi hayatının ana karakteri.  


Bölüm 1: Gecenin İlk Kelimeleri
***
Hedef 1.) Ufuk Gökşen.
O gün… Daha önce hiç hissetmediğim kadar değişik bir duyguyu hissetmiştim. Korku verse de bu duyguyu sevecektim… O gün, İstanbul’a, yani taşınmayı beklediğim ailemin yanına taşındığım ilk gündü.
Tıkalı kulaklarımı açmak için elimle burnumu tıkayıp kuvvetlice burnumdan dışarı hava vermeye çalıştım. Kendimce büyük bir kısmını uyuyarak geçirdiğim 1 saatlik uçak yolculuğunun etkilerini üstümden atmaya ve kendimi ayık tutmaya çalışıyordum.  Etrafımdaki insanlara baktım. Uzak Doğu’dan geldiklerini düşündüğüm bir grup turist kafilesi başlarındaki rehberi kuzu gibi takip ederek önümden geçiyordu. Saatime baktım. 21.12’yi gösteriyordu. Elimdeki küçük valiz ve ağır sırt çantamdan başka bir yüküm yoktu. Onların içinde de sadece kıyafetlerim ve Ankara’daki eski evimizden getirdiğim bir takım hatıradan başka bir şey yoktu. Annemler İstanbul’a taşınırlarken bir ev bulana kadar beni Ankara’da, teyzemin evinde bırakmışlardı ve ev bulmaları yaklaşık bütün bir yaz tatilimi kapsadığı için bütün yaz teyzemin Söğütözü’ndeki 4+1 dairesinde tıkılı kalmıştım.  Gerçi Söğütözü hoş bir mahalleydi ama benim gibi hiperaktif biriyseniz son derece sıkıcı ve sakin bi yer. Aklımdan bunlar geçerken bir taraftan babamın ya da o gelemezse amcamın gelip beni almasını bekliyordum. Ama ne şanstır ki geç kalmayı gerçekten iyi becermişti. Bir taraftan da oturduğum yerde ayaklarımı sallıyordum. Sözüm ona bir çeşit egzersizdi bu.  Ama sadece ayaklarımı sallamanın yeterli olmadığını anlamam için çok fazla beklemem gerekmedi. Çünkü uçak yolculuğumu da sayarsak neredeyse iki saattir yapabildiğim ana iş  “oturmaktı”. Öyle ki, oturmaktan popom acımaya başlamıştı.
Ayağa kalkıp yan oturakta duran sırt çantamı kalktığım koltuğa koydum. Belki biraz havaalanını ya da dışarıyı gezmek iyi gelirdi. Yürümeyi özlemişim. Sakince gelen yolcuların bavullarını aldıkları kayan bandın bulunduğu yere gittim. Sonra birden bire kendi halime şaşırdım. Ben? Sakin davranmak? Büyüyorum galiba. Kafamı eğip bandın girişinden çıkan çantaları incelemeye başladım. Hantal, ağır ve koyu renklerdeki çantalar bir bir girişten dışarı çıkıyorlar ve bandın etrafında bekleşen insanlar tarafından bir bir sahiplerini buluyorlardı. Bu arada banttan dışarıya pembe bir valiz ve üstünde parlak kap kâğıdı olan bir paket çıktı. Paketten yansıyan tuhaf görüntüme baktım. Yüzüm gerçekten de komik hal almıştı, ancak siyah saçlarımı ve mavi gözlerimi seçebiliyordum. Bavul ve üstündeki yüzümü yansıtan parlak paket önümden geçip bandın öbür tarafındaki alıcısıyla buluşurken ben de omzumda yabancı bir elin varlığını hissettim…
Ve dikildiğim yerden pat diye arkamı döndüm korkuyla karışık bir duyguyla…
Sarışın, bal rengi gözlü ve kısa boylu bir çocuktu gördüğüm şey…  Ve sanki onu tanıyordum! Çekinerek sormayı denedim.
“Emre Deniz AYHAN?” ben ağzımı açıp da konuşmaya başlayana kadar ifadesiz olan suratı, kendi adını ağzımdan duyunca sırıtmaya başladı ve çatlak bir sesle cevap verdi.
“Benim tabi Meselbar! Kim olacak başka?” sırıtmaya başladı. Onu çocukluğumdan beri tanıyordum, ancak ailesi boşandığı için 6 yaşında Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a taşınmak zorunda kalmıştı. Yıllar yıllar sonra onu bir forum sitesinde tesadüfen bulmuş ve Facebook’ta birbirimizi arkadaş olarak ekleyip konuşmaya başlamıştık. Meselbar derken de o forumdaki kullanıcı adından bahsediyordu.  Bu kelimeyi duyduğumda birden bire rahatlamıştım. Evet, yanımdaki kişiyi gerçekten tanıyordum. Bu arada Emre konuşmasına devam ediyordu.  Hala gevezenin tekiydi. Olum, bi sus Allah aşkına!
Her neyse, konuşmasının dinlediğim kadarıyla bana okullar açılana kadar İstanbul’un gezdirmek istiyordu. Tamam, gezdirsin ben dünden hazırım. Hiç değilse salak bir apartman dairesine tıkılı kalarak geçen yaz tatilimin acısını çıkarırdım.
Bu arada aramızda geçen diyalogların tamamından bahsetmek istemiyorum, çünkü Emre Deniz çoğunlukla ya saçmaladı, ya kızlardan bahsetti, ya buz gibi espriler patlattı, ya da mahallesindeki insanlardan söz etti.  Ancak konuyu bir ara okul meselesinden açınca tesadüfen aynı okula kayıt yaptırdığımızı öğrendik. Bu gerçekten çok iyiydi! Sonra da çantalarımın olduğu yere döndük. Saat geç oluyordu ve amcam hala daha ortalarda görünmüyordu. Geç kaldığını Emre’ye söylediğim zaman bana şu cevabı verdi.
“Amcan nerede oturuyor ki?”
Aslında tam olarak bilmiyordum ama babam sanki bir ara bana ev bulana kadar amcamın yanında konakladıklarını,  evin de Çatalca taraflarında olduğunu söylediğini hatırlıyordum. Bunu Emre’ye söylediğimde suratıma bakıp gülmeye başladı.
“Çatalca nerede, acaba haberin var mı? Ta oradan Sabiha Gökçen’e gelecekler, trafiği de kat bi de işin içine, daha ço…ok geç kalırlar.”
“Nerde ki Çatalca?”
“Avrupa’da o. Biz Asya’dayız. İstanbul’un diğer ucu neredeyse.”
Salaklığıma yanıyordum! Bütün tatilimi PC başında geçirirken bir arada da İstanbul’daki semtlerin yerini öğrenebilir ve bu kadar komik duruma düşmezdim!
“Ahahah, öyle mi? Vallaha bilmiyordum!” dedim sıkıntıyla.
“Neyse, öğrenirsin zamanla!” dedi ve omzuma bir yumruk geçirdi!
“Acıdıı!” gerçekten de acıyordu, bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum.  O ise dalga geçmeye başladı.
“Amma da kırıksın lan!” gülüyordu.  Ben de onun omzuna bi tane geçirmek istedim, ancak işin ucunda daha beter bir yumrukla karşılaşma tehlikesi olduğundan vazgeçtim ve sadece “He-Olum-He” deyip geçiştirmekle yetindim. O ise hala daha gülüyordu. Daha da gülmeye devam edecekti anlaşılan, ancak arkasından gelen bir kız sesi onu bir anda susturdu.
“Pardon ama eğer oturmuyorsanız koltukları boşuna meşgul etmeyin! Bu yaşlı bayan ayakta kaldı sizin yüzünüzden!”
Emre arkasını döndü ve konuşanın kim olduğuna baktı. Kısa, koyu kızıl saçları, uzun boyu, büyük yeşil gözleri ve burnunun üstüyle gözlerinin altındaki minik çilleri ile anında dikkat çekiyordu. İnce kaşları sinirle ukalaca çatılmıştı ve bize sanki önemsiz bir ayrıntıymışız gibi bakıyordu. Emre ona büyülenmiş gibi bir süre baktı ve kenara çekildi. Bu arada da yaşlı teyze yanımdaki koltuğa oturmuş soluklanıyordu. Sonra bir ara Emre’ye dönüp “sağ ol evladım” dedi.
Kız ise Emre’ye döndü.
“Teşekkür ederim”öteki cevap verdi.
“ Önemli değil.”
Kız geri dönüp uzaklaşırken Emre de bana döndü ve konuşmaya devam etti. Başka bir gün olsa bende susmazdım ama o gece o kadar yorgundum ki, oturmaya bile halim yoktu. Babamla amcam nerede kalmışlardı acaba? Gerçekten de İstanbul’un trafiği o kadar yoğun muydu?
Belki de bu sorumu cevaplamak için çok da geç sayılmazdı. Cebimde bir titreşim hissettim ilk önce, sonra da telefon zilim duyuldu. Sıradan Nokia telefonlarının cıngılıydı çalan. Benim telefonum da öyle sıradandı işte, öyle ki bir hafıza kartı girişi bile yoktu ve ondan gerçekten çok sıkılmıştım diyebilirim.
Her neyse, bir anlık bir panikle elimi cebime attım. Ekranda amcam yazıyordu. Sonunda gelmişlerdi, ancak ben o anda saatin kaç olduğundan bile bihaberdim, öyle ki ne kadar geç kaldıklarını bilebilecek durumda değildim.
“Alo?” ses amcamındı.
“Dışarıdayız Ufuk, hadi gel.”
“Tamam.”
İşte aptal telefonumla yaptığım görüşme bundan ibaretti. Emre Deniz’e döndüm.
“Gelmişler, hadi görüşürüz.” Bir taraftan da ayağa kalkmış, çantamı koluma asıyordum. Emre Deniz peşimden geldi.
“Dur, bekle! Fahri Amca’ya bi merhaba diyeyim.” Bu Fahri Amca, babam oluyordu.
“İyi, tamam. Ama gelen babam değil, amcam.” Dedim ve havaalanın dışına çıktık.  Tam kapının önünde, siyah renkli Honda CIVIC markalı araba bizi bekliyordu. Arabanın bana bakan penceresi yavaş yavaş açılırken ablamın bilindik ukala suratı da ortaya çıkıyordu. Ama bu kez ablamda bir değişiklik vardı. Bu yazın başında girdiği üniversiteyi kazandım havaları saçlarına ve gözlerine bayağı bayağı yansımıştı. Bu kez saçları her zamankinin aksine kahverengi değil,  simsiyahtı. Benim saçlarım gibiydiler aynı.  Ayrıca saçlarından tuhaf, pembe mor mavi renklerde gölgeler de çıkıyordu. Onu tanımak bu kez gerçekten çok zordu. Acaba babam bu saç boyama ve yeşil renkli lens takma olayına ne demişti? Neden sonra aklıma ablama bir oyun oynamak geldi. Ablamın arabanın açılan penceresinden dışarıya çıkan başına baktım ve onu tanımıyormuş gibi davranmaya başlamıştı.  Ablama sanki o anda bana yol soran bir turistmiş gibi davranacaktım.
“ Pardon? Bi şey mi oldu?” ablama uzaylı görmüş gibi bakıyordum.
“Ufuk, salak mısın? Arabaya binsene!”  sonra da arkamdaki elemana döndü. “Ha, sana da merhaba Emre!” ablamı işletmek hiç de kolay değildi,  öyle ki içimdeki o bir anlık heyecan sönüp gitmişti.  Ben de başlatmayı bile beceremediğim bu oyuna bir son verip arabaya bindim. Amcam, arabanın dışında bana el sallayan Emre’ye döndü. Ablamı işleteceğim derken arabayı süren kişiye dikkat etmemiştim. Beni almaya gelen amcamdı, tabi ya siyah Honda onundu. Gerçi şaşırmamıştım, çünkü onun geldiğini biliyordum.
“Emre, atla! Seni de bırakalım!” dedi amcam. Ablamın penceresini açtığı cama doğru kafasını uzatıyordu.
“Eee, şey geleyim mi gerçekten?”
“Evet, hadi! Alt komşumuzsunuz zaten!” ablam söze karışmıştı. Bİ DAKİKA! Alt komşumuz? Emre? Nasıl ya?
Önce ablama, sonra kapıyı açıp ağzı kulaklarında arabaya binen Emre’ye, en son da suratını sadece arabanın dikiz aynasından görebildiğim amcama baktım.
“O nasıl oluyor? Alt komşu? Bi dakika, biri bana bi açıklama yapabilir mi?”
“Evet, doğru duydun! Sevgi Teyze’lerin üstündeki daireye taşındık! Nasıl ama? Annem önce komşuluk gelir dedi.” Amcam gaza basıp havaalanından uzaklaşırken ablam da oturduğu yerden emniyet kemeri el verdiğince arkasını dönüyordu. Önce Emre’ye döndüm suratımda şaşkın, sol tarafı yukarıya doğru seyiren bir ifadeyle. Sonra tekrar ablama döndüm. Acaba yeni hayatım nasıl olacaktı? Açıkçası hiçbir fikrim yoktu…
Bu arada, ablamın artık bizde kalmadığını, arkadaşlarıyla ayrı eve yerleştiğini, Sevgi Teyze’nin(bu kadın, Emre’nin annesi oluyordu) kocasıyla yeniden görüşmeye çalıştığını, ama bir türlü cevap alamadığını ve İstanbul’un trafiğinin de ne kadar berbat olabileceğini öğrenmiştim.
Ama daha öğrenmem gereken çok şey vardı.
Bu arada Emre bana okullar açılıncaya kadar geçen sürede hem mahallesindeki, hem de eski okulundaki arkadaşlarını tanıştırdı. Ve tabi ki, yanımdan neredeyse hiç ayrılmadı. Kafamın nasıl davul gibi olduğunu varın bir de siz düşünün. Zira bu limon kafalı çocuk neredeyse hiç susmadı. Hatta yemek yerken bile! Hatta bir ara yemek boğazında kaldı, çok korktuk ama sonra yine hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti. Meğer ne çok anlatılacak şey varmış da ben bilmiyormuşum.
Önce bana mahallesindeki bir çeteyi tanıttı. Çete deyince korktum başta ama aslında çok iyiler.  Şahin ve çetesi, ona göre mahalledeki en delikanlı çocuklardan oluşuyormuş. Aslında temiz yüzlü çocuklar, ama işsiz güçsüz insanlar topluluğu gibi duruyorlar. Tabi aslında işsiz güçsüz falan değillerdi. Mahallenin çıkışındaki Yaşlı Adamın Yeri isimli bir lokantanın evlere servis işini yapıyorlardı. Ve bir de Şahin’in hurdalıkta bulup tamir ettiği bir kamyoneti vardı. Eğlenceli tipler aslında. Şahin, sağ kolu Alptekin, ne işe yaradığını anlayamadığım İsmail adında iri yarı bir yağ tulumu, aslında adı Kerim olsa da herkesin Duman diye çağırdığı bir yeni yetme ve aslında çetenin bir üyesi olmadığı halde her yerde onlarla dolaşan bir kız vardı. En fazla 13 yaşındaydı. Sonradan öğrendiğime göre adı Elif olan bu kızın herhangi bir ailesi de yoktu. Lokantanın sahibi olan Sadık Bey, onu 2-3 yaşlarındayken bir yangından kurtarmış ve onu ölen torunu Elif’e benzettiği için adını Elif koyup himayesine almıştı. Yıllarca kızın ailesini arasa da bulamamış, sonra da Elif Sadık Bey’in ailesine resmi olarak dahil edilmişti.
Sonra bir de o lokantada garsonluk yapan bir adam vardı. Ancak Emre Deniz’in dediğine göre bu adam çevrede bulaşılmaması gereken iki adamdan biriymiş. Adı Fevzi olan bu adam, sıradan garson görünüşünün altında büyük bir canavar taşıyormuş. Öyle ki tek eliyle büyük bir buzdolabını kaldırıp tek seferde üç-dört metre uzağa fırlatabiliyormuş. Yani, ben aslında inanmadım başta ama sonra Fevzi Güneş denilen bu adamı gerçekten de bir büfeyi kaldırıp atarken gördüğümüzde gözlerime inanamadım. Gerçekten çok güçlüydü. Sanırım neden bulaşmamam gerektiğini anlayabiliyorum, çünkü bu adam Emre’nin dediğine göre çok çabuk sinirleniyordu.
Çevrede bulaşılmaması gereken bir diğer adam da Emir Sota’ydı. İlk bakışta sıradan bir muhbir gibi görünse de, pek çok pis işe bulaştığı biliniyordu. Ama sanki Emre Deniz ve Şahin bu adam hakkında çok daha fazla şey biliyorlardı. Ancak bana bu adamdan bahsettikleri zaman onların ağzından daha fazla bir laf alamadım. Ama şimdilik, bana bu bilgiler de yetecekti…
Bu arada Emre bana şehirde dönen dedikodulardan da bahsetti. İnternette ve şehir içinde faaliyet gösteren anonim grup Çenebazlar ve iki yıldır şehirde korku salan bir efsane, başsız sürücü, dönen yegâne iki dedikoduydu. Çoğu insan bu iki saçma şehir efsanesine inanmayı reddediyordu ancak ben o Fevzi denen aşırı hormonlu anormal insanı gördükten sonra başsız bir motosiklet sürücüsünün bile olabileceğini düşünüyordum. Zira okulların açılışına son iki gün kala Emre Deniz bana bu efsaneyi gösterme fırsatı bulmuştu.  Ve işte tam da o sırada Emre Deniz at gibi kişnercesine gürültü çıkaran motosiklet sesini duyup beni ana yola çıkarıyordu. “İşte, bak! Bu o!” oldukça heyecanlı görünüyordu. Tam o sırada önümüzden geçen motosikletliye baktım.  Simsiyah, her yerini kapatan ve oldukça dar, deri kumaşlı bir kıyafeti vardı. Kafasında kocaman, sarılı siyahlı bir kask ve oldukça ürkütücü simsiyah bir motosikleti vardı. Sonra dikkat edince bu sürücünün bir kadına benzediğini de fark ettim. Kafasız ha? Acaba o kaskın altında ne vardı? Bilmiyor, ve çok merak ediyordum. Ve işte tam da bugün, daha önce hiç hissetmediğim kadar değişik bir duyguyu hissetmiştim. Ancak korku verse de, bu duyguyu sevecektim…
Hedef 2.) Çenebazlar       
Önceki gece… İnternette…
Meselbar oturum açtı.
Meselbar: herkese iyi geceler!!!
Bencengaverim oturum açtı.
Bencengaverim: sana da iyi geceler!!!
Bencengaverim: aslında yarın İstanbul’a geliyorum…
Meselbar: ooo süper lan! Yarın gelirim karşılamaya.
Meselbar: zaten sana bir sürprizim var!
Bencengaverim: ney?
Meselbar: söyleyemem!
Bencengaverim: Niyeee???
Meselbar: sürpriz çünkü.
Bencengaverim: iiii tmmm…
Karakedi oturum açtı.
Karakedi: hey, millet!
Meselbar: N’oldu?
Karakedi: duydunuz mu?
Bencengaverim: neyi?
Karakedi: Çenebazlar… Yeniden faaliyete geçmişler diye duydum.
Bencengaverim: ne yapmışlar ki?
Karakedi: Henüz bir bilgi yok. Fakat bu sabah forumlarda ve ekşi sözlükte yazılanlara bakarsanız, grup üyelerinin bu anonim örgütün kurucusunu aradıklarını öğrenebilirsiniz. Ekşi’nin yalancısıyım tabi, doğru olmayabilir de… 😀
Bencengaverim: ne?
Meselbar: geçen seneki Renk Çeteleri’nin savaşlarından sonra, bir olay daha çıkmasa bari…
Karakedi: bilmem…
Pinklady oturum açtı…
Bencengaverim: renk çeteleri de ne?
Meselbar: onlar…
Pinklady: Ben…
Meselbar: Hey, selam!
Pinklady: Ben..
Karakedi: Hiç uğraşma!!!
Meselbar: Niye?
Karakedi: Çünkü hiç cevap vermez! 😀 ama boşver! Banlanacağı günü bekliyoruz. Chatbox’a sürekli spam mesajları atıp hiç kimseyle konuşmuyor. Onu boşver!
“Hey! Ufuk! Arkada kalıyorsun! Koş biraz!” dedi sarışın, kısa boylu ve geveze bir çocuk. Bir taraftan da arada bir arkasına bakarak koşuyordu. Siyah saçlı, sıradan başka bir çocuk da onu takip ediyordu. Bazen birbirilerine çarparak, bazen de birbirilerini geride bırakarak koşuyorlardı cadde boyunca… Geçtikleri yerlerdeki hiçbir insana dikkat etmiyorlardı. Ama bir kız, onlar koşarken oluşan bu hava dalgasından etkilenmişti sanki…
Sıradan bir kızdı. Ama yaşadığı hayat onu yeterince bunaltıyordu. Ölmek ya da bu dünyadan kaybolmak istiyordu. Görünmez olmak istiyordu. Çünkü bu hayatın onu bunalttığı kadar kimseyi bunaltmadığını düşünüyordu. Belki de haklıydı. Ya da…
Birden, omzunda bir el hissetti! Başının döndüğünü hissediyor, midesi bulanıyordu. Korkuyla arkasını döndü… Ela gözlü, açık kahverengi saçları olan, 18-19 yaşlarında bir gençti bu.
“Reyhan Soylu?” dedi. Tatlı, sakin bir sesi vardı. Genç kız, kendi adını bu adamın ağzından duyunca bir an heyecanlandı.
“Mert Yılmaz? İmkânsız! O… Siz olamazsınız değil mi? ” dedi genç kız.
“Evet, benim.” Gülümsemesi de tatlıydı, ancak genç kız ondan her ne kadar hoşlanmış olsa da içinde bir tereddüt vardı. Ve belki de… Haklıydı!
“Benimle gel!” dedi genç, kızın elini tutup kendine çekti. Kız, korkmaya başlamıştı. Önce çevresindeki insanlara baktı. Bu kalabalığın içinde tanıdığı hiç kimse yoktu! Ancak belki de… Onu tanıyan birileri vardı!
Kalabalığın içinde yüzü yarı yarıya bir şapkayla kapatılmış bir adam cebinden telefonunu çıkarıp konuşmaya başladı.
“Evet, patron. Kız tarife uyuyor. Zokayı yuttu salak.” Dedi adam sessizce, kalabalığın içinden çıkıp uzaklaşan ikiliye bakarak göz ucuyla. Sonra da telefonu kapayıp cebine geri koydu. Patron sevinmiş olmalıydı.
Genç adam, kızı tuttuğu gibi ara sokaklardan birine doğru götürdü. Etrafta, sokak lambalarının ışığında uçuşan gece kelebeklerinden başka bir canlılık belirtisi yoktu.
“Bekle biraz.” Dedi genç adam, kızın elini bırakarak. Ve sokağın çıkışında gözden kayboldu. Kız ise arkasından bakakaldı. İçinde büyük bir korku ve endişe vardı. Sanki biri ona bir oyun oynuyor gibiydi! Sokak lambalarının ışığında uçuşan kelebeklere baktı. Bir an, onlar gibi olmak istediğini düşündü. Kaybolup gitmek istiyordu…
Bir an, sokağın öbür ucunda bir araba sesi duyuldu. Kız, ona yaklaşan cipi fark edip kenara çekildi. Ama cip, kızın önünden geçip gitmektense onun önünde durmayı yeğleyecekti. Cip, yavaş yavaş dururken, biri (içeriden) sürücü koltuğunun yanındaki kapıyı açtı. Bu kişi, az önce kendini Mert Yılmaz diye tanıtan adamdı. Kız, genç adamı görünce içinde bir an oluşan tereddüttü bir kenara bıraktı. Belki de iyi bir adamdı… Bir anlık bir umutla gülümsemeye çalıştı. Genç adam, kıza baktı.
“Beklediğin için teşekkür ederim.” Dedi. Gerçekten çok tatlı gülümsüyordu. Genç adam, arabadan inip bagaja doğru gitti. Kız da onu takip etti.
“Bu araba senin mi?” diye sordu Reyhan.
“Hayır, değil. Bi arkadaşımın.” Mert, kıza baktı ve bagajı açtı. Reyhan, iki adım geri çekildi. Korkmaya başlamıştı. Bagajda bağdaş kurup oturmuş onun gibi bir çocuk daha vardı.
“See-lam!” dedi çocuk yüksek bir sesle. Sırıtıyordu. Kız da ona selam verdi ürkek bir şekilde. Sonra kız, Mert’in bileğini hafifçe kavradığını hissetti. Mert, kızın bir iki adım gerisine geçerken onu da ileriye doğru bir iki adım ilerlettirdi. Bagajda duran çocuk, kıza baktı. Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Mert, dikildiği yerden devam etti.
Bizi gözetleyen biri var mı?
“Hayır, tek bir gölge bile yok!” diye cevapladı çocuk.
“İyi o halde.” Dedi ve çocuğa göz kırptı. Çocuk ise kıza döndü.
“Üzgünüm.” Dedi. “seni kandırdığımız için!” diye de devam etti. Sonra bir an içinde oturduğu yerden fırlayıp kızı omzundan yakaladığı gibi bagajın içine çekti. Kız çığlık atmaya çalışsa da, Mert’in tuttuğu bileğini sıkıp sırtına bastırmasına karşı hiçbir şey yapamayacaktı. Sonra, bagajda bekleyen diğer çocuğun elindeki mendille ağzını kapadığını hissetti. Ve belki de bu mendil, bir sür e için hissettiği tek şey olacaktı…
Bunlar olurken de, sürücü koltuğunda sigarasını yakmış, keyif çatan ayı kılıklı adam arkadan gelen çığlık ve debelenme seslerini dinliyordu. Sonra sıkılıp ağzındaki sigarayı pencereden dışarıya attı. Bu arada bagaj kapısı kapanmış, Mert de ön koltuğa geri oturmuştu. Diğer adam da gaza bastı ve sokak boyunca uzaklaştılar… 
Tabi içlerinden herhangi biri gözetlendiklerinden haberdar değildi. Sokağın diğer ucundaki iki komşu apartmanın arasında gizlenen adam saklandığı yerden çıktı.
“Hayır, biri vardı.” sesini çevrede duyan olmamıştı, ancak o an için başka birinin duyması falan da gerekmiyordu…
Sonra cep telefonunu çıkardı cebinden sakince. Birini arıyordu. Bir süre sonra telefonun çağrısına cevap geldi.
“Buradan sonrası sana kalıyor, Anna!” dedi adam ve devam etti. Sonra da telefonda az önce kızın kaçırıldığı cipi tarif etti ve plakasını verdi. Bu arada suratında şeytani bir sırıtma belirdi. Sokak lambalarının titrek ışığında yarı yarıya aydınlanan kızıl kahve gözleri, suratının önüne düşen siyah saçları ile gölgeleniyordu. Hoş biriydi aslında, ama belki de şehirdeki en belalı adamdı o…
İnlerin ve cinlerin top atmasından başka bir canlılık belirtisi göstermeyen araba park yerinde büyük bir cipin motor sesleri duyuldu. Sonra da o arabanın farları göz alıcı bir şekilde bütün otoparkı doldurdu. Az önceki cip, gürültüyle otoparkın ortasındaki boşlukta durdu. Sonra da kapılar ve bagaj açıldı. Mert ve az önceki çocuk dışarıya çıktılar.
“Eee? İyi de hiç kimse yok ki burada?” çocuk, etrafına bakındı, ancak çevrede kimse yok gibi görünüyordu.
“Boş versene, gelirler birazdan.” Dedi Mert ve cebindeki çakmağı çıkarıp sigarasını yaktı. Çocuk da aynısını yaptı.
“Bu boktan hayatımızda, biraz olsun sakin bir an…” dedi çocuk. “bırak da tadını çıkaralım.” Diye de devam etti. Bu arada arabayı süren ayı kılıklı adam da dışarıya çıkmıştı. Sonra, üçü birden sözleşmişler gibi sigaralarını ağızlarına götürüp derin birer nefes çektiler. O sırada ayı kılıklı adam, otoparkın girişinde bir gölge fark etti. Gölgenin sahibi ise henüz ortalıkta görünmüyordu. Ayı kılıklı, çocuğun omzuna vurdu ve girişteki vücutsuz gölgeyi gösterdi. Gölge, git gide büyüyordu. Büyüdükçe de duvarları sanki büyük, siyah bir örtüyle kapatıyordu.
“!’^.+%&/() BU DA NE BE?” Ayı kılıklı korkuyordu, ama korktuğunu belli etmemek için havaya küfür savuruyordu. Sonra bir motosiklet gürültüsü duyuldu. İşte, bu korkunç gölgenin sahibi oydu. Büyük, siyah bir motosiklet ve baştan aşağı siyah giyinmiş, sarı-siyah kasklı bir kadındı. 
“Ooo bacım, senin ne işin var burada?” dedi çocuk. Sonra da bagajda duran demir sopayı aldı eline. Kadından herhangi bir ses gelmiyordu. Çocuk konuşmaya devam etti.
“Sen bizi adamdan saymıyon galiba???” diye devam etti çocuk, bu arada elindeki sopayı sallıyordu. Sallamaz olaydı. Çünkü o, daha motorun yanına yaklaşamadan kadın motosikletin ön tekerini havaya kaldırıp çocuğun suratına ön tekeri yapıştırdı. Çocuk, arkasındaki duvara yapışıp kaldı. Bu arada tekerlek bir iki kez daha dönüp yere geri döndü. Çocuğun suratı ise dev tekerlek izlerine ve kana bulanmıştı. Sırt üstü yere yığıldı…
Kadının bir sonraki hedefi Mert’ti. Genç adam, kendini savunmak istercesine elindeki bıçağı kadının boynuna doğru sallamaya başlasa da kadın ani bir hareketle motosikletten inip çocuğun yakasından tuttuğu gibi duvara yapıştırdı.
Gerisini anlatamayacağım, ancak ayı kılıklı adam bütün bu korku filmi sahnesini izlemiş ve olduğu yere çivilenip kalmıştı. Kadın, elinde bir çöp poşetiymiş gibi tuttuğu adamı sağ taraftaki duvarın dibine yığılıp kalan çocuğun üstüne fırlattı… Sanki o kadın, o anda Azrail’in uşaklığını yapıyordu. Korkutucuydu gerçekten…
Kadın sakince kaskını çıkarttı. Olay, ayı kılıklının gözlerinde hayat buldu. Elindeki bıçağı son bir umutla kadının üstüne doğru salladı. Bir taraftan da düştüğü yerden kalkamadan geri geri gidiyor ve “Yaklaşma! Yaklaşma!” diye bağırıyordu. Zira kadının kafasının yerinde yeller esiyordu. Tam bir ucubeydi. Adam, bıçağı tekrar kadının üstüne doğru salladı.
“Geber!!! “!’^.+%&/!” adam, elindeki bıçağı kadının göğsüne doğru tekrar salladı. Bir taraftan da ağzına gelen küfürleri ardı ardına diziyordu. Ancak kadın, bu yağ tulumunun kendisine herhangi bir zarar vermesine izin vermeyecekti. Elinden çıkan dumanlar, bir anda şekil değiştirip dev gibi bir kamaya dönüştü. Bu arada ayı kılıklı adam bıçağı oraya buraya sallamaya devam ediyordu. Fakat bir süre sonra o büyük kamayı karnının içindeki bir noktada hissetti. Kadın, kamayı adamın karnından içeriye doğru ittirdikçe kama uzuyordu. Kadın, son bir hamleyle kamayı iyice içeriye doğru ittirdi ve sonunda kama adamın sırtından bol miktar kanla birlikte dışarıya çıktı. Adamın, gözleri kararıyor, tuhaf tuhaf sanrılar görüyordu. Sonunda tekrar yere düştü. Belki de artık nefes almıyordu. Kadın da kamayı yeniden dumana dönüştürdü. Burada bir işi kalmamıştı artık. Yerdeki kaskını tekrar taktı. Ve geride bıraktığı üç cesede tekrar bakmaya bile tenezzül bile etmeden otoparkı terk etti…
Yakında bu cinayetler, bir başsız sürücü klasiği haline gelecekti, ancak o, o anda bundan haberdar değildi…
Devam Edecek…


Not: Günlük konuşma dilinden kaynaklanan bazı hataları olduğu gibi diyaloglara geçirdim. Karakterler bizim içimizden insanlardı sonuçta ve sokağa çıktığınız zaman genelde kimse dil bilgisi kurallarına dikkat etmez. Lütfen, çocuk kaçıran serserilerin bir televizyon spikeri gibi hatasız konuşmayacağını unutmayalım. ^^” 

Reklamlar
Yorumlar kapatıldı.
Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: