Dönemlere Göre Türk Edebiyatı

                                         

                             DÖNEMLERE GÖRE TÜRK  EDEBİYATI

İSLAMİYET'TEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI
(..?-11.yy.)


      A) SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ:

M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadarTürklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.
Genel özellikleri:

  •  Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde (“kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiştir.
  •   Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür.
  •  Nazım   birimi “dörtlüktür.
  •  Dönemine göre arı bir dili vardır.
  •  Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.
  •   Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.
  • Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.

    Dönemin ürünleri:

  • KOŞUK: “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. Konusu daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “Koşma” adıyla anılmıştır.
  • SAV: Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.
  • SAGU: “Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir.
  •  DESTAN: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.

                 DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ

1.Toplumun ortak görüşlerini yansıtması
2.Olağanüstü özellikler taşıması
3.Kişilerinin seçkin olması (Kral, Han, Hakan…vb.)
4.Milli dilde söylenmiş olması
5.Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması
6.Oldukça uzun olması
7.Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi

              TÜRK DESTANLARI

Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.

A)SAKA DEVRİ DESTANLARI
1)Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaşlarında Alp Er Tunga’nın yiğitliklerini ve bu savaşları anlatır.
2)Şu Destanı: İskender’le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Şu’nun kahramanlıklarını anlatır.

B)HUN DEVRİ DESTANI
Oğuz Destanı, Hun hükümdarı Mete’yi ve onun yaşamını anlatır.

C)GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI
1)Bozkurt Destanı: Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır.
2)Ergenekon Destanı: Bir savaşta yenilen ve Ergenekon’a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.

D)UYGUR DEVRİ DESTANLARI
1)Türeyiş Destanı: Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.
2)Göç Destanı: Uygur Türklerinin anayurtlarından göçünü anlatır.

NOT: Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir.

a)Doğal Destanlar: Halk arasında ortaya çıkan anonim ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz.
İliada, Odysseia Yunanlıların (Homeros)
Kalevala Finlilerin
Nibelungen Almanların
Ramayana, Mahabarata Hintlilerin
Cid İspanyolların
Chanson de Roland Fransızların
Gılgamış Sümerlerin

b)Yapma (Suni) Destanlar: Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:
Virgilius Aeneit
Dante İlahi Komedi
Tasso Kurtarılmış Kudüs
Milton Kaybolmuş (Kaybedilmiş) Cennet
Firdevsi Şehnâme

B) YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİ

Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.

1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.
a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.
b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiştir.
c) Bilge Kağan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge Kağanın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder.

* “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur.

2)Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli Uygur alfabesiyle yazmışlardır.

 

 

 

 

 

 

 

                               XI    XII.  YÜZYIL  TÜRK EDEBİYATI

                                   ( GEÇİŞ  DÖNEMİ  EDEBİYATI )

 

 

Bu dönem Türk edebiyatı bir yandan İslam  inancı v bunun getirdiği Arap ve Fars kültürünün  etkisine girerken bir yandan da eski Türk Edebiyatı  geleneğini sürdürmeye çalıştığından bir ikilem yaşamıştır.

  ” Geçiş Dönemi”  olarak da adlandırılan  bu dönem edebiyatında şu özellikler görülür:

 1 – Dilde Türkçenin yanı sıra Arapça ve Fasa  sözcükler de kullanılmaya başlanmıştır.

 2-  Uygur Alfabesinin yanında Arap Alfabesi de kullanılmıştır.

 3 – Eski nazın şekilleri yanında Arap ve Fars edebiyatından giren  nazım şekilleriyle  de eserler

      verilmeye başlanmıştır.    

 4 – Dörtlük ve beyit birlikte kullanılmıştır.

 5 –  Hece ölçüsüne devam edilirken aruz ölçüsü de kullanılmıştır.

 6 –  İslam  öncesi  kültürle İslami kültür iç içedir.

 7 –  Dini esasları öğretme esas alınmıştır.

 8 – İdeal toplum  oluşturma çabası vardır.

 9 – Klasik Türk edebiyatı  da denilen “Divan Edebiyatı” ve Tekke edebiyatının  ilk örnekleri

     verilmiş;  Türk edebiyatının üç kola  ayrılmasının ilk adımları atılmıştır.

                          GEÇİŞ DÖNEMİ  ESERLERİ

1 – KUTADGU  BİLİK : Mutluluk veren bilgi – mesut olma bilgisi  anlamlarına gelir.

      XI.  yüzyılda,  Karahanlılar zamanında ( 1069 – 1070)Yusuf   Has   Hacib  tarafından

       Kaşgar’da      Yazılmış   ve Karahanlı  Hükümdarı  Ali  Hasan  Bin Süleyman Han ‘a

       sunulmuştur      Eserin hazırlanmasında Sankrlkçedeki “Pançatantra”ların  ( hükümdar

       nasihatleri) , Hinli yazar      Beydaba’nın  “Kelile ve Dinme” adlı eserinin ve Çin bilgini

      Konfiçyüs’ün   felsefesi etkili      olmuştur.

        6645 Beyit ve 173 dörtlükten oluşan eser  Mesnevi nazım şekliyle  ve   siyasetname türünde

    yazılmıştır  Beyitlerde aruz ölçüsünün fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûl  kalıbı kullanılmış

    Dörtlükler ise hece ölçüsüyle yazılmıştır.

    19. yüzyıldaTürkolog Von Homer tarafından  bulunan eser  bugün  biri Viyan’da biri Kahire’de  ve  

      biri de Türkitan’ın Fergana   şehri kitaplığında olmak üzere    üç yazma nusha halinde   

     bulunmaktadır. ( Viyanadaki Uygur diğerleri ise Arapçayla yazıldığı da söylenir.)

   İdeal  insan ve ideal devlet   oluşturmayı amaçlayan Ütopik bir eserdir  Eserde  adalet,     

    kanun,mutluluk, akıl ve kanaatkarlık sembollerle anlatıldığı   için “ALEGORİK” bir eserd

  Kün Togdi  adlı hükümdar kanun ve adaleti

  Ay Todi adlı vezir :mutluluğu, saadeti

  AyToldinn oğlu Ögdülmiş : aklı  ilmi ( bilgiyi)

  Kardeşi  ( vezirin ikinci oğlu ) Odgurmuş : kanaati  ve akıbeti simgeler.

 

       Kutadgu Bilik’ten Örnekler.

    1 Doğrulukla hallederim ben işi

       Ayırmam ben bey ya da kul diye kişi

  2 –Gerek oğlum, gerek yakınım ya da akraban olsun

       Gerek yolcu, gezici gerek konuk olsun

       Kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir

       Hüküm verirken hiçbiri beni farklı kılmaz.

3 – Hükümdar bak özü doğru ise

      Düşündüğü ile söylediği   birse doğru insan odur.

4 – Beyler, iyi  insanları kendilerine yakın tutarlarsa

     Kötüler  de işlerinde iyi hareket etmek zorunda kalır.

5 – Beylerin etrafını kötüler çevirirse

      Memlekete tamamen kötüler hakim olur.

6 – Fakir, dul ve yetimleri kolla

      Bunları korumak  kanunları gerçekten uygulamaktır

 

7 – Açgözlü  insana  memleket ve mevki verme

     Onun memlekette düzeni bozacağından şüphe etme

8 – Devletin direği  doğru kanundur

     Kanun bozulursa devlet durmaz ayakta

9 – Vücudunu düz dilersen hevesinin  boynunu  kır

      Hevesin  ölürse  vücudun  eğrisi düzelir

10 – Hevesine akıl  ile hakim ol

        NeFsini  bilgi  ile tutup bastır.

  Siyasetnane :  Devlet adamları  ya da diğer yöneticilere bilgi  ve öğüt  verme amacıyla yazılmış  ahlâki ve  didaktik eserlere  siyasetname  denir.

 Selçuklu  veziri  Nizamül  Mülk’ün  “Siyasetname”  Koçi  Bey’in ” Koçibey  Risalesi”  bu türün  ilk  örnekleridir.

   Mesnevi :Arapçada ” ikişerli ” anlamına gelir    Her biyitin kendi arasında   uyaklanmasıyla   oluşur.  aa   bb   cc…   İlk olarak Hint edebiyatında Beydaba’nın  yazdığı ” Kelile ve Dimne” de kullanılmıştır.  İran  şairleri  Gencali  Nizam “Penç Genç” te  Frdevi “Şehname” de bu nazım şeklini kullanmıştır. Bizede ilk olarak “Kutadgu Bilig” de kullanılmıştır

 Aynı şairin yazdığı beş mesneviye “Hamse” denir   Bizde ilk olarak Ali Şir Nevai

 1- Hayret-ül Ebrar

 2 – Ferhat  ü Şirin

 3 – Leyla  vü Mecnun

 4 – Seba-i  Seyyar

 5 – Sedd –i İskender    adlı mesnevileri yazarak hamse sahibi olmuştur.

     Mesnevi Çeşitleri

 1 – Kahramanlık ve destan mesnevileri : Şehname ( Frdevsi ) İskendername ( Ahmedi )

 2 – Aşk Mesnevileri .Leyla  vü Mecnun ( Fuzuli)  Hüsrev  ü Şirin ( Şeyhi )

 3- Din ve Tasavvuf Mesnevileri : Mevlid ( Süleyman Çelebi )   Hün-ü  Aşk ( Şeyh Galib )

 4 – Didaktik Mesneviler : Kutadgu Bilig ( Y.Has Hacib )   Risaletü’n Nüshiye   ( Y. Emre )

        Hayriye  (Nabi)

 5 – Mizahi Mesneviler : Harname ( Şeyhi )

 6 – Şehir Mesnevileri : Şehrengiz-i Bursa ( Lami )

 7 – Eğlence ve Düğün Mesnevileri : Sürname  ( Ahmedi )

        Mesnevinin Bölümleri :

  1 – Dibace     2 – Tevhid    3 – münacaat       4 – Na’t       5 – Miraciye    6 – Methi Cehar-ı  Yârı Gizin

  7 – Methiye   8- Sebebi Telif       9 – Agazı  Destan      10 – Hatme

II DİVANÜ  LUGATİ’T  TÜRK:   Türk Dili Sözlüğü anlamına gelir 1072 – 1077tarihleri arasında  ( XI. Y.Y )   Kaşgarlı   Mahmut tarafından yazılmış ve Abbasi Halifesi Ebulkasım  Abdullah’a sunulmuştur.

    Yazarın amacı Araplara Türkçeyi öğretmek olduğundan eser Arapça yazılmıştır   7500 Türkçe sözcüğün karşılığı  maznun ve düz yazı metinlerinden yaralanılarak verilmiştir.

    Eser Türkçenin ilk sözlüğü olmakla birlikte Türk Dili, tarihi Türklerin yaşadığı coğrafi bölgeler Türk örf ve adetlerini de anlatan büyük bir Türkoloji kaynağıdır.

     Eserin  yazarın kendi el yazısıyla yazmış olduğu   aslının kopyası  bugün İstanbul- Fatih Milli Kütüphanesinde  bulunmaktadır  ( yazımından 192 yıl sonra Şamlı Mahmut tarafından çoğaltılmış )

III  ATABETÜ’L  HAKAYIK :  Hakikatler  Eşiği  anlamına gelir  XII.Yüzyıl sonlarında Edip Ahmet tarafından yazılmış Türk ve Acem ülkesinin  meliki Emir Muhammet   Dad    Sipihsalar’a sunulmuştur    Dini ve Ahlaki bilgiler  içeren  40 Beyit  ve 101 dörlükten oluşan esrde  de Kutatgu bilikte olduğu gibi hem hece men de arzun  fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûlün / fe’ûl  kalıbı kullanılmış

-1918 yılında Necip Asım tarafından bilim dünyasına tanıtılan eser 14 bölümden oluşmuştur.

1 – Tanrıya Övgü  2 – Reygambere övgü  3 – Dört Sahabenin övgüsü 4 – Emir Muhammet Dad Sipihsalar’ın övgüsü    5 – Kitabın yazılış sebebi   6 – Bilginin fydası, bilgisizliğin zararı hakkında 7 – Dilin korunması  87 – Dünyanın dönekliği   9 – Cömertlik – cimrilik  10 – Alçakgönüllülük ve kibir hakkında  11 – Hırs   12 – Af etme ve diğer iyilikler hakkında  13 – Zamanın bozukluğu  14 – Yazarın  özrü.

 

DİVAN-I HİKMET Gerçek ve ahlâka dair kısa ve özlü söz demektir. Şairin kedisi ise  eserini ” Varlıkların en  iyisini bilgilerin en iyisiyle bilmek” olarak açıklar.Din ve Tasavvuf  konularını işleyen şiirlere  de “Hikmet” denir   Ahmet  Yesevi tarafından XII. Yüzyılda  yazılmıştır.. Uygur  Türkçesi ve Hakaniye  lehçesiyle kaleme  alınan eser konu bakımından tasavvur şekil bakımından halk edebiyatına uygundur.

 

IV –   MANAS  DESTANI : Kırgız  Türklerine ait  olup  dünyanın en uzun destanıdır  Eser manasın dünyaya  gelişini  ve oğullarını anlatır.

 Sekizli   hece ölçüsüyle yazılmış  yarım uyak kullanılmış olan esrde aliterasyonlara çok yer verilmiştir.   Alman bilim adamı   Prof.  Wilhelm Raddloff 1862 -1869 yılları arasında Kırgız Türklerinden derlemiş ve kısaca “Proben”  diye tanınan eserinde yayınlamıştır.                             

DİVAN EDEBİYATI VE KAVRAMLAR

                                 DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIMI 

  Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan şiir türüne divan denir. Kalıp “fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün” şeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında şiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziğinde ise en az üçer kıtalık şiirlerden bestelenen şarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara nağmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle “ah”, “yâr” gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak şekildedir. Bir diğer kıta da “doğaçlama” görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili işleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.
      Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi.
Divan   Şairlerin şiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda şiirler belli bir düzene göre sıralanmaya başladı. Bu elemeye “divan tertibi” bu tür divanlara da “mürettep divan” adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na't, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif’ten başlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir şiir olması şarttır. Ama buna uymayan şairler de olmuştur.

Divançe   Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figânî ve Fâzlı‘nin divançeleri bu türdendir.
Hamse    Bir şairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan yapıttır. Hamse yazarı şairler hamse şairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda gelişmeye başladı. İlk hamseyi Çağatay şairi Ali Şir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan şair de Hamdullah Hamdi‘dir. Hamse türüne düzyazının girişi ise 17. yüzyılda gerçekleşti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. Çoğunlukla hüzünlü aşkların konu edinildiği hamselerde soyut kavramları işleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ  Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden başlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu'ya özgüdür.
      Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.
      Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik “öğretici” olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.
      Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.


Dünyevi ve tanrısal aşk  

  Divan şiirinde aşk büyük yer tutar. Ama bu aşk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa bağlanan şairin amacı, “mutlak güzellik” olan “tanrıyı bulmak”tır. Tanrısal aşk, maddi aşkla başlar. Bir güzele aşık olan şair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aşka dönüştürerek tanrıya kavuşmak için çabalar. Aşkı din dışı bir anlayışla işleyen şairlerin şiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür şiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaşamdan bezdirmektedir.
      Dil konusunda Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından “belagat kurallarına” sıkı sıkıya bağlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiğince özen gösterirler.
      Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.

                 DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR

Teşbih
  Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Örneğin, “Tilki gibi kurnaz adam” bir teşpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teşbih'te dört öğe bulunur:
      Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde “tilki”.
      Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde “adam”.
      Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde “kurnazlık”.
      Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde “gibi”.
      Örneğin “Yol yılan gibi kıvrılıyor” dendiğinde, “yol” benzeyen, “yılan” kendisine benzetilen, “kıvrılıyor” benzetme yönü, “gibi” ise benzetme edatıdır.
      Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:
      Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, “Ahmet aslan gibi güçlüdür”.
      Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, “Ahmet aslan gibidir”. Burada “güçlülük” vurgulanmamıştır.
      Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, “Ahmet kuvvetle aslandır”. Bu teşbihde “gibi” ilgeci kullanılmamış.
      Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, “Aslan Ahmet.

Mecaz   Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve genişlik vermek için kullanılır. Örneğin:

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtabı sürükledik sularda

                               Yahya Kemal Beyatlı

      Bu dizelerde Kandilli'nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleştirme, anlanlamdırma, zarifleştirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.
      Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.
        Mecaz-ı mürsel

  Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden başka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz değişmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaşamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeşitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleşir. Neden yerine sonucun (bereket yağdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeşitli türleri vardır.

      Telmih

  Bilinen bir olay, kişi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin başarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuştur. Örneğin:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin                                  Ekmek  Leyla oldu bre dostlarım
Ey Hudhad-i ümmid Saba'dan mı gelirsin                               Mecnun  oldum peşi sıra gezerm
                                                               Nîbî

Şair, ikinci dizedeki “Saba” ile Süleyman-Belkıs” kıssasını anımsatıyor.
Tecahül-i arif  

  Bir anlam inceliği yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir şeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluşturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. Neşelendirme (tenşid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve şaşkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçişi belirtmek (tedellüh).
      Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

        Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
      Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su
                                                                         Fuzûlî

       “Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir

        Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır”

      Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

İstiare     Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka şeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.
      İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

“Soğuk ay öptü beyaz enseni”         
                       Yahya Kemal Beyatlı

      “Ay öpmek” deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. “Öpmek” sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.
      İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye “açık istiare” (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

“Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor”
                                                     Mehmet Akif Ersoy

Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.
      Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de “kapalı istiare” (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

                Her taraf kırık dökük
              Dalların boynu bükük
            “Kederliyiz” der gibi
                                  Orhan Seyfi Orhon

      Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.
      Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise “yaygın istiare” (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor
Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor
Son macerayı dinlememiş varsa anlatın
Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın
Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da
Boştur köpüklü ağzına gemler vurulsa da…
Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri
Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!                            Faruk Nafiz Çamlıbel

Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.
Hüsn-i talil     Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya bağlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Şiirin iki dizesi arasında bağlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir bağ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meğer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil'e şibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen
Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece
                                                              Ahmedî

“Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi
Meğer sevgili bu gece geleceğini bildirmiş.”

      Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

Leff ü neşr    Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan şiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Şiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiş en az iki şeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.
      Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

             Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü                 Bakışların kor ateş, gülüşün bir içim  su
              Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem                                    Biri yakar  biri boğar
                                                                Fuzûlî

“Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez
Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum”

      Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.
      Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neşr'e ise leff ü neşr-i gayr'i müretteb ya da leff ü neşr'i müşevveş (düzensiz leff ü neşr) denilir. Örnek:
                Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile

              Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile
                                                                     Meâlî

“Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle
Gündüz kederli gece kaygılı gezerim”

      Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.
Kinaye  

  Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoş olmadığı durumlarda alay, şaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. Örneğin Şeyhülislam Yahyâ‘nın, “Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın” dizesinde bir kişinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiş olmasıdır (mecazi anlam).
      Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe “kinaye-i karibe” (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye “kinaye-i baide” uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye “kinaye-i müfrede” (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de “kinaye-i mürekkebe” (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
                                       Sümmanî

      Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.


       Tariz     Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doğrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

Teşhis-ü intak   Cansız varlıkları, ya da hayvanları kişiler gibi davrandırma, canlandırma, konuşturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliği verilmesine teşhis, onların konuşturulmasına ise intak denir. Teşhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. Teşhise örnek:

Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar
Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar

Emin Bülend Serdaroğlu

      Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.

DİVAN EDEBİYATINDA KONULAR 

  Divan şiiri konu bakımından çok çeşitlidir. Genel tanımdan da anlaşılacağı gibi öncelikle din dışı ve dini şiir olmak üzere ikiye ayrılır. Din dışı şiirde başlıca türler şöyle sıralanabilir: Bahariye, cemreviye, dariye, fahriye, iydiye, medhiye, mersiye, gazavatname, sakiname, hamamname, sahilname, kıyafetname, surname, lugaz, muamma, hicviye, hezliyat, tarih düşürme ve şehrengiz. Dini-tasavvuf şiirinin türleri de şöyledir: Tevhid, münacat, na't, maktel-i Hüseyin, miraciye, hilye, mevlid, kırk hadis, menkıbname.
      Din dışı düzyazı türleri: Tezkire, tarih, seyahatname, siyasetname, münşeat, sefaretname.
      Dini-tasavvufi düz yazı türleri: Evliya tezkiresi, kısas-ı enbiya, siyer.
      Divan hikayelerinde hem şiir hem düzyazı örnekleri kullanılır. Hikayeler dinsel ve destansaldır. Çift ya da tek kahramanlı aşk hikayeleri ve temsili hikayeler de çokça yazılmıştır.

DİVAN ŞİİRİNDE ARUZ ÖLÇÜSÜ  

  Divan şiirinin ölçüsü “aruz”dur. Aruz’da açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu kısalığı temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini sağladı.
      Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana gelerek kalıpları oluşturur. Bu kalıplar yan yana geliş biçimlerine göre, fâilâtün, fâilün, mefâilün ve benzeri değişik adlarla anılır. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak için sözcükleri bu kalıplara uydurmak gerekir. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) adı verilir. Zihaf, aruzda kusur sayılır.
      Aruz ölçüsünde hece ölçüsündeki gibi duraklar yoktur. Dizelerdeki hece sayıları eşit olmayabilir. Dize sonlarındaki heceler kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruzda bir sözcük sessiz biter, ondan sonra gelen sözcük sesli harfle başlarsa, bu sesli harf birinci sözcüğün sonundaki sessiz harfi kendisine çeker. Böylece birinci sözcüğün sonundaki sesiz harfle biten uzun hece kısa hece durumuna gelir. Bu duruma da vasl yani ulama denir.
DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

a. Biçimlerine göre

  Divan şiiri, nazım biçimleri bakımından zengindir. Nazım biçimleri beyit ve bend temeline dayanır. Beyit temeline dayananlar “aynı” ve “ayrı” uyaklı (kafiyeli) olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı uyaklıların başlıcaları “gazel”, “kaside” ve “müstezat”tır. Ayrı uyaklı tek nazım biçimi ise “mesnevi”.
      Bend’lerden oluşan nazım biçimleri de tek bendli ve çok bendli olarak ikiye ayrılır. Tek bendliler “rubai” ve “tuyuğ”, çok bendliler ise “musammat” ana başlığı altında toplanan “murabba”, “şarkı”, “muhammes”, “tahmis”, “tardiye”, “tasdir”, “müseddes”, “tesdis”, “müsebba”, “tesbi”, “müsemmen”, “tesmin”, “muaşşer”, “taşir”, “terkib-i bend”, “terci-i bend”dir. Bunun dışında “müfred” (tek beyit) ve “azade” de (tek mısra) anılabilir.

Uyak (kafiye) 

  Şiirde dize sonlarındaki ses benzerliğidir. Türk halk şiirinde ayak olarak adlandırılır. Uyakta ses açısından benzeşen sözcüklerin anlam bakımından farklı olmaları gerekir. Şiirde ses benzerliği yoluyla uyum sağlamak ve genellikle okuru etkilemek amacıyla kullanılan uyak, sözlü edebiyat ürünlerinde hatırlamayı ve ezberi kolaylaştıran bir öğedir.
      Ses benzerliğinin niteliğine göre uyaklar çeşitli türlere ayrılır. Yalnızca bir ünsüzün (sessiz) benzeştiği uyaklara “yarım uyak” denir. En az bir hecedeki ünlü (sesli) ve ünsüzün benzediği uyaklara “tam uyak” ya da “yalın uyak” adı verilir. Birden fazla hece arasındaki ses benzerliği ise “zengin uyak”tır. Yazılış ve söylenişleri aynı olduğu halde, anlamları farklı olan sesiz sözcüklerle ya da bu sözcüklerin yan yana gelmesiyle yaratılan ses karmaşası sonucu ortaya çıkan benzerliğe “cinaslı uyak” denir. Uyak, divan edebiyatında aruz kadar büyük önem taşır. Divan şiirini belirleyen temel ilkelerden biri uyak düzenidir.

Beyit  Şiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluşan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve anlam bütünlüğü bulunan birimdir. Bir beytin her dizesi kendi içinde bir bütün olabildiği gibi, birinci dizedeki anlam ikinci dizede de sürebilir. Beyit uzun şiirlerde anlatım birimi olarak sık kullanılır. Güçlü ve özlü söyleyişlere uygun olduğu için bağımsız tek bir şiir olarak da yazılabilir. Ya da başka şiir biçimlerinin bir parçası olarak ele alınabilir. Divan edebiyatı beyit temeline dayalıdır.
      Divan edebiyatında, bir beyitteki iki dize kendi içinde iki parçaya ayrılır. Birinci dizenin ilk parçasına sadr, son parçasına aruz ya da harb denir. İkinci dizenin ilk parçası ibtida, son parçası acz ya da darb'dir. Sadr ile aruz, ibtida ile acz arasında kalan bölüm haşv olarak isimlendirilir. Uyaklı bir beyite “beyt-i musarra”, uyaksız olanlara “ferd” ya da “müfred” denir. Divanlarda müfredler müfredat adıyla ayrı bir bölümde toplanır. Uyaklı beyitlerin olduğu bölüme de “metali” denir. Örnek beyit:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şevkâ-yı firaakız
Âteş kesilür geçse sabâ gül-şenimizden
Selimî (Padişah 2’nci Selim)

Mısra (dize)

  Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun olarak söylenmiş beytin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi olan mısra, bir şiirin parçası olabileceği gibi, bağımsız bir bütün de olabilir. Yani tek mısralık şiirler de olabilir. Divan edebiyatında kendi içinde bir bütün oluşturan mısralara mısra-i azade (bağımsız mısra) adı verilir. Ayrıca bir beyitin birbirinin anlamlarını tamamlayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan mısralarına da aynı isim verilir. Yetkinliği, sağlam yapısı, özlü ve çarpıcı anlatımıyla dikkat çeken, her zaman kolayca anımsanabilen, dilden dile dolaşan mısralara “mısra-i berceste” ya da şah-mısra denir.

Bend (kıta)  

  Şiirde iki ya da daha çok mısradan oluşan birimdir. Şiirin içeriği ve biçimine göre düzenlenir. Kıtanın yapısını şiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler. İki beyitlik kıtalara divan şiirinde rubai, halk şiirinde dörtlük denir. Bu tür kıtaların uyak (kafiye düzeni) birinci ve üçüncü mısraları serbest, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyelidir (yani ab cb şeklinde.) Bazen birinci ve üçüncü mısralar kendi aralarında, ikinci ve dördüncü mısralar da kendi aralarında uyaklı (yani ab ab) şeklinde de olabilir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (yani aaba şeklinde) olan kıtalara nazım denir. Murabba, muhammes, şarkı gibi nazım biçimlerinin her bendi parça anlamında kıta diye adlandırılır.
      Divan şiirinde kıta mahlassız (imzasız) şiirdir ve mısraları arasında anlam bütünlüğü vardır. Bir düşünceyi, hikmeti, nükteyi, yergiyi, övgüyü, yaşam anlayışını konu edinebilir. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıtalara “kıta-i kebire” denir. Divanlar düzenlenirken kıtalara en sonda bağımsız şiirler olar yer verilir. Bu bölüme de “mukattaat” denir.
Mesnevi  

  Bu şiir türünün geniş tanımını www.edebiyatturk.net “edebiyat” bölümünde bulabilirsiniz.
Kaside Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Kaside şairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluşur:
      Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa “nesib”, bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa “teşbib” adı verilir.
      İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.
      Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.
      Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.
      Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.
      Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.
      Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti “beyt-ül kaside”dir. Şairin adının geçtiği beyite ise “tac beyit” denir.
Gazel

  Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde gelişmiştir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında değişir. Daha fazla beyitten olaşan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti “matla”, son beyti ise “makta” adını alır.
      Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduğu gazel “zü'l-metali”, her beyti musarra olan gazel ise “müselsel” gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte “hüsn-i matla” (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine “hüsn-i makta” (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.
      Gazelin en güzel beyti ise “beytü'l-gazel” ya da “şah beyit” adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli değildir. Bazı gazellerin matlasını oluşturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine “redd'i-matla” denir. Şair mahlasını (şairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da “hüsn-i” maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla “mahlas beyti” ya da “mahlashane” olarak anılır. Şairin mahlasını tevriyeli kullanmasına “hüsn-i tahallüs” denir.
      Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiş ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de “natamam” gazel denir. Başka şairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere “tahmis”, “terbi” adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller “yekahenk gazel”, her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiş gazeller de “yekavaz gazel” olarak adlandırılır.
      Gazeller konularına göre de çeşitli isimlerle tanımlanır. Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller “aşıkane”, içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara “rindane” denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî‘nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî‘nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneğin Nedîm‘in gazelleri, “şuhane”, öğretici nitelikli gazellere, örneğin Nâbî‘nin gazelleri, “hakimane gazel” denir.
      Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere “gazelhan”, gazel yazan usta şairlere ise “gazelsera” adı verilir.
      Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.

Rubai     Kendine özgü bir ölçüsü olan 4 dizelik (mısralık) nazım birimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere “rubai-i musarra” ya da “terane” adı verilir. Rubainin aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan mef'ûlü birimiyle başlayan 12 kalıba “ahreb”, mef'ûlün birimiyle başlayan öbür 12 kalıba da “ahrem” denir. Kalıpların sonu “faül” ya da “fa” birimiyle biter.
      Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiği gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan şiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız şiirlerdir. Ve divan şairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat başlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük şairi Ömer Hayyam‘dır.
      Türk edebiyatında Mevlana‘nın Farsça yazdığı felsefi rubiler bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler. Divan edebiyatında 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azamizade Haletî, yazdığı bin kadar rubai ile en büyük Osmanlı rubai şairi olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı‘dır.
Musammat 

  Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaşşer, terbi, tahmis, taşdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taşir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuşması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.
Terci-i bend / terkib-i bend     Uyakları gazel biçiminde düzenlenmiş “hane” adı verilen 5-10 beyitlik şiir parçalarının (genellikle 5-12 hane) “vasıta” denen ve sürekli yinelenen bir beyit ile birbirine bağlanmasından oluşan nazım biçimidir. Vasıta beyitinin her hanenin sonunda değişmesi durumunda şiir terkib-i bend olur.

Müsemmem  Sekiz dizeden oluşan bendler halinde yazılmış musammatlardır. Az kullanılmıştır. Divan edebiyatında en bilineni Şeyh Galib'in Esrâr Dede'nin ölümü üzerine yazdığı mersiyedir.
Tuyuğ  Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir. Çoğunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır. Sadece Türklere özgüdür. Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai'den ayrılır. Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir.

Tahmis  Bir gazelin her iki dizesinin başına aynı ölçüde üç dize ekleyerek oluşturulan nazım biçimidir. Tahmis genellikle başka bir şairin gazeline yapılırsa da, kendi gazellerinden tahmis oluşturan şairler de vardır. Başarılı bir tahmis'te asıl beyit ile eklenen dizeler anlam bakımından kaynaşmış olmalıdır. Başa eklenen üçer mısra gazelin matlası ile aynı kafiyede olur. Diğer beyitlere eklenen üçer mısra ise o beyitlerin ilk mısraları ile kafiyelidir.
Tardiye  Beş dizelik bentlerden oluşan musammat türüdür.
Taşdir  Tahmisin değişik bir şeklidir. Tahmiste bir başka şairin gazelinin her beytinin başına üç dize eklenirken, taşirde her beytin iki mısrasının arasına üç mısra eklenir. Taşdire “mutarraf tahmis” de denir.

Tesdis  Terbî ve tahmise benzer. Ancak başka bir şairin yazdığı bir gazelin her beytinin üzerine dört dize daha ekleyerek altılı beyitler haline getirilmesiyle oluşur. Tesdis tek bir beyite de uygulanabilir. Divan edebiyatında çok az kullanılmıştır. Tahmis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

Tesbi  Bir başka şairin bir gazelin her beytinin matlasına 5 dize daha eklenerek yedili beyitler haline getirilmesiyle kurulur. Tahmis ve tesdis türünde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi de eklenen dizelerin kafiyesi, mevcut dizelerle aynıdır.

Taşir  İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 8 dize daha ekleyerek 10'lu beyitler haline getirilmiş gazel türüdür. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.
Tezmin

  İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 6 dize daha ekleyerek 8’li beyitler haline getirilmesidir. Tahmis ve tesdis türlerinde olduğu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.
Muaşşer

  Aynı ölçüde onar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin on dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin ise ilk iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk beytin son bendinin her bendin sonunda aynen yinelendiği muaşşerlere “mütekerrir muaşşer” denir. Bendlerin son beytinin ilk bendin uyağına uygun olarak her bendde değişmesiyle yazılan muaşşerler ise “müzdeviç muaşşer” adıyla tanımlanır.

Muhammes    Aynı ölçüdeki beşer dizelik bendlerden oluşa nazım biçimi. İlk bendin 5 dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese “mütekerrir muhammes”, bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuştuğu muhammeslere ise “müzdeviç muhammes” adı verilir. Bend sayısı 4-8 arasında değişir. Muhammeslerde çoğunlukla felsefi düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır.

Murabba  Aynı ölçüde dörder dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiği murabbalara “mütekerrir murabba” denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açısından benzeşiyorsa murabba “müzdeviç murabba” diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend arasında değişir. Konuları çoğunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi, manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koşmalara benzerler.

Müseddes    Aynı ölçüde altışar dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. İlk bendin bütün dizeleri birbirleriyle, sonraki bendlerin bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk bendin son ya da son iki dizesi her bendin sonunda yinelenirse “mütekerrir müseddes”, sonraki bendler ile ilk bend yalnızca uyak yönünden benziyorsa “müzdeviç müseddes” adını alır. Müseddeslerin uzunluğu 5-8 bend arasında değişir. Konuları tasavvuf ve felsefedir.
Müstezat    Arapça ziyade sözcüğünden gelir. Bir gazelin her dizesine bir kısa dize ekleyerek oluşturulan şiir biçimidir. Çoğunlukla aruzun “mef’ulü/ mefailü/ mefailü/ feulün kalıbı kullanılarak yazılırlar. Her dizeden sonra bu kalıbın ilk ve son birimleri olan mef’ulü/ feûlün kalıbına uygun bir kısa dize söylenir. Eklenen bu kısa dizeye ziyade denir. Ziyadeler dizeden sayılmadığı için iki uzun iki kısa dizeden oluşan 4 dize bir beyit sayılır. Kısa dizeler okunsa da okunmasa da beytin anlamı bir bütün oluşturur. Ziyadesi bir satırdan fazla olan müstezatlar da vardır. Tez ziyadeli müstezatlara “sade” çitf ziyadeli olanlara ise “çift” adı verilir.

Şarkı  Divan şiirinde bestelenmeye uygun ölçü kalıpları ile yazılan ve çoğunlukla 4 dizelik bendlerden oluşan nazım biçimidir. Dörtlüklerden kurulan musammat da denebilir. Murabbaya benzer. 5 ya da 6 dizelik bendlerden de oluşabilir. Üçüncü dizeye meyan adı verilir. Ve bu dizenin anlam bakımından daha özlü olmasına dikkat edilir. Dördüncü dizeye ise nakarat denir. Aşk, sevgili, ayrılık, içki, eğlence gibi konularda yazılır. Divan edebiyatının ilk şarkı yazarı Naîlî-i Kadîm‘dir. 28 şarkısıyla Nedîm de bu türün en güzel örneklerini vermiştir.

b. Konularına göre nazım-nesir türleri
Din dışı şiir türleri

Bahariye    Baharın gelişini, doğadaki değişimleri, çiçeklerin açmasını, kelebeklerin uçmasını konu edinen kasidelerdir. Dönemlerindeki büyük kişilere sunulup ödüllendirilmek için yazılırlar. Hemen her divanda bir bahariye bulunması geleneği vardır. Hemen her divan şairinin de bir bahariyesi vardır.

Cemreviye    Divan şairlerinin cemre düşmesi nedeniyle dönemlerindeki büyük kişilere sunmak için kaleme aldıkları kaside türüdür. Örneklerine az rastlanır. Cemrenin bahar müjdecisi olması nedeniyle bir bahariye niteliği de taşır. Cemreviyelere genellikle teşbib ile başlanır. Kasidenin diğer bölümlerinde bir değişiklik yapılmaz.

Fahriye  Divan şairlerinin kendilerini ya da bir başka şair ya da kişiyi övdükleri şiirlerdir. Genellikle kaside türünde yazılırlar. Fahriye aynı zamanda kasidelerde şairlerin kendileriini övdükleri beyitlerin bulunduğu beşinci bölüme verilen isimdir.

Mersiye     Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kişiyi övmek amacıyla kalema alınan düzyazı ya da şiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kişiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduğu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahyâ Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi‘nin, Kanuni Sultan Süleyman‘ın oğlu Şehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaşlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere “vatan mersiyesi” denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.
ÖRNEK MERSİYE Şeyh Galib

Medhiye     Bir kimseyi övmek için genellikle kaside biçiminde yazılan şiir ya da düzyazıdır. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammad gibi nazım biçimlerinde mediyeler de vardır. Padişah, vezir, şeyhülislam gibi devlet ileri gelenleri ya da halifelerle, başka din ve tarikat büyükleri için yazılmışlardır. Bu türün en güzel örneğini Nef’î vermiştir.
ÖRNEK MEDHİYE Nef'î Gazavatname  

  Gazaname olarak da bilinir. Ordunun akınlarını, savaşları, kahramanlıkları, zaferleri anlatılan düz yazı ya da şiir biçimindeki edebi türdür. Arap edebiyatında “magazi” diye bilinir. Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda yazılmaya başlanmıştır. Kâşîfi‘nin Gazaname-i Rum‘u bu türün örnekleri arasındadır.

Sahilname    Divan şairlerinin İstanbul kıyıları ile buralardaki yerleşim yerlerini, yaşayış biçimlerini anlattıkları şiirlerinin genel adıdır. Örneklerine az rastlanır. Genellikle mesnevi biçiminde yazılmışlardır.

Sâkiname  Divan edebiyatında gerçek ya da mecaz anlamıyla içki ve içki alemlerinin övülerek anlatıldığı şiir türü. Mesnevilerin bölüm sonlarında bazen sakiname başlığıyla iki beyitlik küçük parçalar olarak yer alır. Türk edebiyatında 17. yüzyılda büyük gelişme gösteren sakinamelerin ilk örneğini İşretname adlı yapıtıyla Revânî vermiştir.

Kıyafetname  İnsanların fiziksel görünümlerini esas alarak karakterlerini açıklamaya çalışan eselerdir. Bu türün kıyafet bilimiyle uğraşanlarına “kayif” ya da “kıyafetşinas” adı verilir. Divan edebiyatında kıyafetnamenin ilk örneği Hamdullah Hamdi‘nin ünlü Kıyafetname adlı eseridir. Bu eserde renk, boy, yanak, saç, çene, sakal, parmak gibi 26 başlık altında karakter tahlilleri yer alır. Nesîmi‘nin Kıyafet-ül Firase‘si de önemli bir örnektir.

Surname  Şehzadelerin sünnet, kadın sultanların evlenmeleri nedeniyle yazılan şiir ya da düzyazı biçimindeki eserlerdir. Yazıldıkları dönemin toplumsal yaşamına ilişkin bilgiler de verdikleri için tarihi bir özellik taşırlar. Genellikle mesnevi ya da kaside türündedirler. Figani‘nin Kanuni Sultan Süleyman‘ın oğullarının sünnetini anlattığı Suriyye Kasidesi türün en iyi örneğidir.

Hamamname  Hamamları, hamam eğlence ve sohbetlerini, hamamdaki güzelleri betimlemek için yazılan kaside, gazel, mesnevi gibi nazım eserlerdir. Divan edebiyatına ilk kez Deli Birader lakabıyla tanınan Gâzalî‘nin Beşiktaş‘taki bir hamamı anlatan şiiri ile girmiştir.

Şehrengiz  Bir kenti ve o kentin güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevi biçiminde kaleme alınan bu yapıtlar tevhid, münacaat, na't gibi bölümlerle başlar. Daha sonra kentle ilgili bilgiler verilir ve kente övgü düzülür. Bazen bahar ve doğa betimlemeleri yapıldıktan sonra kentin güzellikleriyle ilgili beyitlere geçilir. Divan edebiyatında ilk şehrengizi yazan Priştineli Mesihi‘dir.

Hicviye  Bir kişiyi, kurumu, toplumsal olayı, geleneği yeren söz, düzyazı ya da şiir türüne verilen addır. Hicviye, gazel, kaside, murabba, muhammes gibi nazım biçimleriyle yazılmıştır. Divan edebiyatında en önemli hicviyelerden biri Nef’î‘nin Siham-ı Kaza‘sıdır.
ÖRNEK:

KITA
Şimdi hayl-i suhan-verân içre
Nef’î mânendi var mı bir şair
Sözleri Seba-i Muallâka’dır
İmrülkays kendidir kâfir
Şeyhüslam Yahyâ

(Şair, “şairler içinde Nef’î'nin bir eşi yoktur. Onun şiirleri Kabe’nin duvarlarına asılan şiirler gibi güzeldir ve sanki o kafir, İmrülkays’ın ta kendisidir” diyor. Kafir aynı zamanda beğenmeyi ifade eder. Şeyhülislam Yahya, Nef’î’yi över gibi görünüyor ama “Seba-i Muallâka” Kabe henüz putperestlerin elinde iken oraya asılan şiirlerdir. İmrülkays ise şiirleri Kabe’de asılı ve müslüman olmayan bir şair. Sonuçta Şeyhülislam Yahya, Nef’î’yi “kafirlikle” suçluyor.)

KITA
Bize kâfir demiş mütfî efendi
Tutalım ben anca diyem Müselmân
Varılınca yarın Rûz-i Cezâya
İkimiz de çıkarız anda yalan
Nef’î

(Nef’i de bu kıtayla Şeyhülislam Yahyâ’ya yanıt veriyor. “Müftü efendi bana kafir demiş. Tutalım ben de ona Müslüman diyeyim. Ama yarın Rûz-i Ceza’da ikimiz de yalancı çıkarız. Çünkü kafir olan kendisidir.”)

Hezliyat  Alaylı bir dille kaleme alınmış nazım türüdür. Kaba şakalara, taşlamalara ve sövgülere yer verilir. Hezeliyat olarak da bilinir. Hezliyatta zarif bir nükte ya da güzel bir manzum bulunur. Konu şakayla karışık alaylı bir dille anlatılır. Nev’izade Atai‘nin Bahayi-i Küfri eseri bu türün örneğidir. Bayburtlu Zihni‘de hezliyatın usta şairlerindendir.

Tarih düşürme  Önem verilen bir olayın, yılını göstermek üzere ebced hesabıyla bir cümle, biz dize ya da beyit söyleme sanatıdır. Tarih dizesinin bütün harfleri hesaplanarak söylenenlere tarih-i tam, yalnız noktalı harfler hesaplanacaksa tarih-i mücevher, yalnız noktasız harfler esas alınacaksa tarih-i mühmel denir. Bazen dizedeki harflerin sayı değerlerinin toplamı tarihi tam olarak göstermez. Bu tür tarihlere de tamiyeli tarih denir.

Muamma  Belli kurallara göre düzenlenip çözülebilen ve yanıtı tanrının sıfatlarından biri ya da bir insan adı olan manzum bilmecedir. Muamma beyit, kıta gibi küçük nazım biçimleriyle yazılır. Ama mesnevi parçalarıyla yazılmış muammalara da rastlanır. Ali Şir Nevai, Fuzûlî, Nâbî, Kınalızade Ali Efendi, Sümbülzade Vehbi ve Fitnat Hanım‘ın yazdığı çok sayıda muamma vardır. Edirneli Emrî Çelebi ise 600'den fazla muammasıyla bu alanın en ünlü şairidir. Örnek:

Bende yok sabr ü sükûn sende vefâdan zerre
İki yoktan na çıkar fikr idelim bir kerre
Nâbî

(Bu beyitte yok anlamına gelen iki edat var. Bunlar “nâ” ve “bî”. Bu edatlar bize beyitteki ismi veriyor. Yani Nâbî.)

Lugaz  Herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmecedir. Muamma ile birlikte çok kullanılan bir söz oyunudur. Muamma’dan farkı konusunun daha geniş olmasıdır. Çoğunlukla soru biçiminde düzenlenir. En önemli özelliği içinde çözüme ilişkin ipuçlarının bulunmasıdır. Divanların son bölümlerine konur. Eğlendirici ve öğretici olanların yanısıra öğretici ve dinsel lugazlar da vardır. Lugazlar yazarlarının imzasını taşıdığından halk edebiyatındaki bilmeceden ayrılır. Bütün lugazlar, “Bir acayip nesne gördüm”, “Ol nedir kimdir” ya da “Nedir ol kim” gibi kalıplaşmış sözlerle başlar. Örnek:

Nedir kim ol iki yüzlü münâfık
Nümâyan çihresinde levn-i âşık

Gezer dünyayı hem bî-dest ü pâdır
Mukim-i hâne-i ehl-i gınâdır

Teâl-Allah nedir anda bu kudret
Yemez içmez virir dünyaya nî’met

Gehi Müslim kıyâfetle be-didâr
Gehi şekl-i firengide nümûdâr

Kırılsa pâre pâre olsa amma
Zarar gelmez ana bir türlü kat’â

Yatar zir-i zemînde hâke yek-sân
Semâda adıdır mihr-i dirahşân

Eğer kim olmasaydı kalbi fasîd
Cihânda olmaz idi kadri kâsid

Yeter vasf eyledin ol bî-vefâyı
Yanından gitmese virmez safâyı
Sünbülzade Vehbî

(Şair bu lügazda “altın”ı anlatıyor.)
Dariye  Divan şiirinde ev ile ilgili kasidelere dariye adı verilir. Divan şairlerinin caize (armağan alma) amacıyla ortaya çıkan fırsatçılıkları sonucu gelişmiş bir türdür. Bazıları gazel tarzında da yazılmıştır. Yeni yaptırılan köşk, saray, yalı benzeri binalar için yazılır. Şair eserden çok az bahseder hemen yaptıranı övmeye geçer. Binalar için hazırlanan kitabeler de bir tür dariye sayılır.

Rahşiye  Atlar için yazılmış kaside. Nesib bölümünde atlar övülür. Nef’î’nin IV. Murad‘ın atlarını övdüğü rahşiyesi meşhurdur. Örnek:
Bâreka’llâh zih’i rahş-i humâyun-sîmâ
Ki komuş nâmını sultân-ı cihan bâd-ı sabâ

Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür’atte
Ki seğirdikten ana sâyesi ile pâ-der-pâ

Bırakır anı dahi sâyesi gibi yolda
Olsa ger şâtır-ı endişe ile pâ-der-pa

Düşmeden sayesi hak üzre eder âlemi
Sehv ile rakibi göserse ihâna irhâ

Kuş yetişmez der idim olmasa tayyâr eğer
Eremez gerdine zîrâ ki ne sarsar ne sabâ
                                                      Nef'î

Dini konulardaki türler

Tevhid  Tanrının birliğini ve ululuğunu anlatan şiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluğu, tasvir ve hayal edilebilen şeylerden soyutlanması, hiçbir şeyin ona eş ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluşu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliği vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nâbî yazmıştır.
Münacat  Konusu tanrıya yakarış olan şiir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan şairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü tanrıya yalvarıp ondan yardım istemesidir.

Na’t  Hazreti Muhammed’i övmek amacıyla yazılmış şiirlerdir. Hazreti Muhammed’in çeşitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiği bu şiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na’t’lara divanların başında tevhid ve münacaatlardan sonra yer verilmiştir. Na’t yazmakla ünlü kişilere na’t-gü, özel dinsel törenlerde na’t okuyanlara ise na’t-han denir. Fuzuli‘nin “Su Kasidesi divan edebiyatının en tanınmış na’t’ıdır. Türk tasavvuf müziğindeki bir form da bu adla bilinir.

Maktel-i Hüseyin  Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişini konu alan ve acıklı bir üslupla yazılan eserlerin tümüne verilen isimdir. Daha çok Şii yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Lirik-didaktik bir üslupla ve yalın bir dil kullanılarak yazılmışlardır. Türk edebiyatındaki en en önemli Maktel-i Hüseyin, Fuzûlî‘nin yazdığı Hadikatü’s-Süeda adlı eserdir.
Miraciye  Hazreti Muhammed’in göğe yükselişini konu alan edebi yapıtlardır. Tek başına bir kitabın konusunu oluşturabildiği gibi, eserler içinde bölümler halinde de yer alır. Genellikle kaside ve mesnevi şeklinde yazılmıştır. Miraciyelerde coşkulu bir söyleyiş, didaktik özellikler ve sanatlı bir üslup egemendir. Cumhuriyet döneminde Abdullah Azmi Yaman‘ın yazdığı Miraciye bu türe örnektir.
Hilye  Hazreti Muhammed’in fiziksel ve kişisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere “hilye” denir. Zamanla hilye'nin kapsamı genişlemiş halifeler için de hilyeler yazılmıştır. Divan edebiyatında bu türün ilk örneği Hakani‘nin Hilye-i Hakani‘sidir. Zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneği de ortaya çıkmıştır.

Mevlid Hazreti Muhammed’in doğumunu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan yapıtlardır. Dinsel Türk müziğinin doğaçlama türlerinden biri de bu isimle bilinir. Mevlidler çoğu zaman mesnevi biçiminde düzenlenmiş, halkın anlayabileceği yalın bir dille yazılmıştır. İlk özgün mevlid Ebu’l-Cevzi tarafından yazılmıştır. İlk Türkçe mevlid ise Süleyman Çelebi‘nin eseri olan Vesiletü’n-Necat’tır.

Kırk hadis  Belli bir konu çerçevesinde toplanmış 40 hadisten oluşan yapıtlara verilen isimdir. Hadis-i erbain ya da erbaun olarak da bilinir. Hadislerin belli başlı konuları Kur’an’ın erdemleri, İslamın şartları, Hazreti Muhammed ve sahabesi, zikir, dua, salat ve selam, ziyaret, bilim ve bilgin, siyaset, hukuk, toplumsal, ahlaki yaşam ve tıptır. Divan edebiyatında hat kaygısıyla yazılmışlardır.

Menkıbname  Ya da menakıbname olarak adlandırılır. Kahramanların, din büyüklerinin, tarikat kurucularının, ermişlerin olağanüstü yaşamlarını ve kerametlerini anlatan yapıtlardır. Türk edebiyatında 100’ü aşkın menkıbname yazılmıştır. Bu yapıtlar içerik yönünden ya bir tarikatla ilgilidir, örneğin Sakıb Bey‘le Mustafa Dede‘nin Sefine-i Nefise adlı eseri gibi. Ya da bir ermişi konu edinir, örneğin Müstakimzade Süleyman Saddedin‘in Menkıb-ı İmam-ı Azam‘ı gibi.
Kıssa  Öğüt verici ve öğretici öykü, fıkra, masal, menkıbe türü eserlere kıssa adı verilir. Çoğul söylenişi kısas’tır. Kıssa anlatanlara kıssa-han ya da kıssa-gü denir. En yaygın örnekleri peygamberlerle ilgili kıssaları anlatan kitaplardır. Divan edebiyatında Ahmed Cevdet Paşa‘nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Huleyfa adlı kitabı önemli bir kıssa örneğidir. Divan edebiyatında daha çok mesnevi türünde kaleme alınmışlardır. Düzyazı biçimli kıssalar da vardır. Bunlarda kullanılan dil çok daha sadedir.

DÜZYAZI BİÇİMLERİ  Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuştuğu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.
      Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca’yı iyi bilen yazarlar yönelmiştir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiştir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiş bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneğini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneği 19. yüzyılda Fatih Efendi‘ye değin sürmüştür.
      Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır.

Din dışı konularda düz yazı
Tezkire  Ünlü kişilerin yaşam öykülerinin toplandığı yapıt. Şairlerin yaşam öykülerini anlatanlara Tezkiretü’ş-şuara ya da tezkire-i şuara, din adamlarının yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l evliya, hattatların yaşam öykülerini anlatanlana tezkiretü’l-hattatin, bilginlerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i ilmiye, Halvetiye tarikatı şeyhlerinin yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l- halvetiye, müzikçilerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i musikişinasan denir. Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıktı. Türk edebiyatının ilk tezkiretü'ş-şuara’sını Ali Şir Nevai Mecalisü'n-Nefais adıyla yazdı.

Tarih   Geçmiş olayları, geçmiş belli bir dönemi, belli bir kişi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür.

Sefaretname  Siyasal bir görevle yurtdışına gönderilen elçilerin ya da bunların yanlarında bulunanların gittikleri yerin durumuna ve özelliklerine ilişkin izlenimlerini, görüşlerini, olayları anlattıkları yapıtlardır. En tanınmış örneklerden biri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi‘nin Sefaretnamesi‘dir.

Seyahatname    Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları edebi eserlerin tümüne seyahatname denir. Temel amaç, yurtdışı ya da içinde gezilen yerlerin doğal güzelliklerini, toplumsal yaşamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Seyahatnameler çoğu kez tarihsel birer yapıt olarak görülür. Piri Reis‘in Kitab-ı Bahriye‘si bu türe güzel bir örnektir.

Siyasetname  Devlet adamlarına yöneticilik sanatına ilişkin bilgiler veren edebi yapıtların genel adıdır. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sahip olması gereken nitelikler, saltanatın koşulları ve kuralları anlatılır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiği belirtilir. Ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak, yöneticiler uyarılır. Vezirler ve emirler için yazılmış siyasetnameler de vardır. Siyasetnamelerin en ünlüsü Selçuklu veziri Nizamülmülk‘ün Melikşah‘ın isteği üzerine kaleme aldığı Siyasetname‘dir. Türk edebiyatının en önemli siyasetnamesi ise Yusuf Has Hacib‘in Kudatgu Bilig adlı kitabıdır.
Münazara     Karşıt iki öğenin ya da karşıt iki görüşün karşılaştırıldığı yapıtlardır. Şiir ya da düzyazı olarak yazılabilir. Ya da her iki türden bölümler içeren münazaralar da vardır.

Münşeat     Mektuplardan ya da çeşitli konulardaki düzyazılardan oluşan yapıt. Kapsamına göre üçe ayrılır. Resmi yazılardan oluşan münşeatlar, genellikle devlet büyüklerince kaleme alınan çeşitli konulardaki düzyazılardır. Her türden kişiye yönelik yazı türlerinin başlıklarını, son sözlerini, bu yazılara uygun düşecek tümceleri, kullanmaları bir araya getiren münşeat. Ve son olarak şairlerin mektuplarından oluşan münşeatlar.

Din konulu düz yazı
Evliya tezkiresi  Din ulularının gerçek ya da efsaneleştirilmiş yaşam öyküleri ile kerametlerini anlatan yapıtlardır. İçinde İslam velilerinin yaşamlarına ilişkin bilgilerin yanında vaazlar ve ahlaki öğütler de yer alır. Sinan Paşa‘nın Tezkiretü’l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi‘nin Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları bu türün divan edebiyatımızdaki başlıca örnekleridir.
Kısas-ı enbiya    Peygamberlerle ilgili kıssaları içeren yapıtların genel adıdır. İlk kısas-ı enbiya Kısai’nin 9. yüzyılda yazdığı Kitabü Kısasi’l-Enbiya adlı eseridir. Türkçe kısas-ı enbiya kitapları arasında Rabguzi’nin 1310’da Çağatay Hanı Termaşir’in emiri Nasuriddin Tokboğa’nın emriyle yazdığı Kısasü’l-Enbiya ve Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı-Enbiya ile Tevarih-i Hulefa adlı eserleri sayılabilir.

 

                                    XVI.  YÜZYIL   EDEBİYATI 

 

           Bu  yüzyıl  Osmanlı   Devletinin    her  alanda  güçlü  olduğu   dönemdir   Özellikle   bilim,  kültür,  sanat  ve  edebiyat  alanında  önemli  gelişmeler  olmuş    padişahların  kendileri  de   edebiyatla  uğraştıkları  için  ( Y. Sultan  Selim,  Kanuni ) edebiyatçıları    koruyup  sanatlarını  rahatlıkla  icra  edebilecekleri  ortamı   sağlamışlardır.

          Bu  yüzyıl  Divan  şiirinin   İran  şiirinin  etkisinden  kurtulup  kendi  geleneğini  oluşturduğu  bir 

yüzyıldır.  Şiirleriyle  dünya  edebiyatının  klasikleri  arasına  giren  Fuzûli,   Kanunu  Sultan  Süleyman’dan  iltifatlar  gören  Bâki   bu  yüzyılda  yetişmiştir. Hatta  Bâki 

                              Cihanı-câm-ı nazmım şi’i Bâki gibi  devr  eyler

                              Bu  bezmin  şimdi  biz  de Câmi- i devranıyız  câna

 ( Câm’ın   sarhoş  edici  kadehe  benzeyen  şiiri  ölümsüz  gibi  dünyayı  dolaşır;  şimdi  biz de  bu  devrin  Câmi’siyiz ) diyerek  kendisinin  İran  şairleriyle  aynı  dereceye  geldiğini  söyler.

             Bu  yüzyılda  şairler  aruz  ölçüsünü  daha  da  ustalıkla  kullanmaya  başladılar.  Dile  Arapça,  Farça  sözcükler  çokça  girdi,  Türkçe  sözcükler  azalmaya  başladı    Bu  durum   Tatavlalı  Mahremi,  ve Edirneli   Nazmi    gibi    bazı  şairleri  rahatsız etmiş  Bu  şairler  XV. Yüzyılda  Aydınlı  Visali’nin  başlatmış  olduğu “Türki-i Basit” sürdürerek  Türkçe  yazmak  gerektiğini  savunmuşlardır.  Ancak  bu  şairlerin  Fuzûli   ve  Bâki  kadar  güçlü  olmayışları  Türkçe  kelimelerin  aruza  fazla  uymaması  bu  akımın  başarılı  olmasını  engellemiştir.    Tatavlalı  Mahremi’den  bir  örnek

                                      “Gördüm  seğirdir  ol  ala  gözlü  geyik  gibi

                                        Düştüm  saçı  tuzağına   bön  üveyik  gibi          

            İslam  öncesi  ozan,  baksı   geleneğinin  bir  devamı  sayılan  Aşık  Tarzı  Türk  edebiyatı  da  bu  yüzyılda  gelişmeye  başlamış  Âşık  adı  verilen  şairlerin  saz  eşliğinde  söyleyip  anlattıkları  şiir  ve halk  hikâyeleriyle   yüzyılın  örneklerini  vermişlerdir. Pir  Sultan  Abdal,  Köroğlu  Âşık  Garip  bunlardan  başlıcalarıdır.

           Bu  yüzyılda  nesir  alanında  da  dikkate  değer  çalışmalar  yapılmıştır.  Tezkire  türünde : Seyhi  Bey,  Latifi , Âşık  Çelebi;  Tarih  türünde : Hoca  Sadettin,  Lütfi  Paşa,   İbni  Cemal   ve  Selankli  Mustafa  Paşa; coğrafya  türünde :Seydi  Ali  Reis, Piri  Reis; anı  türünde: Babür  Şah  öneml  eserler  vermişlerdir

 

   TÜRKİ- İ BASİT: XV. Yüzyılda  Aydınlı  Visali’nin  Başlattığı  akım  olup  dilde   Türkçe  sözcüklere  daha  çok  yer  vermeyi   Arapça,  Farça  tamlamalar  yerine  Türkçe  deyimler  kullanmayı  atasözleri  ve  halk  deyişlerine  yer  vererek  divan  edebiyatının  dilini  her  kesimin  anlayacağı  dil  haline  getirmeyi  amaçlamıştır

                                       ÂŞIK  EDEBİYATININ  GENEL  ÖZELLİKLERİ

   1 – Halkımızın  “âşık”  adını  verdiği  saz  çalarak  şiir  söyleyen  ozanların  şiirlerinden  oluşur.

   2 – Eserler İrticalen  oluşturulur. Cönk  ya  da  mecmuada  toplanır.

   3 – Son  dörtlükte  şairin   adı  ya  da  mahlası  geçer.

   4 – Dili  yalın  , her kesimin  anlayacağı  Türkçedir,   yöresel  söyleyişlere  yer  verilir.

  5 – Nazım  birimi  dörtlüktür.

   6 – Hece  ölçüsü   yazılır  ve  daha çok  yarın  uyak  kullanılır.

  7 –  Koşma  semai,  varsağı  ve  destan  gibi  türleri  vardır Koşmalar  işlediği  konuya  göre  güzelleme, 

       taşlama,  ağıt  ve  koçaklama  gibi  adlar  alırlar

 

               17. YÜZYIL   EDEBİYATI

     Bu  yüzyılda  batıda  Rönesans ve  reform   hareketleri yaşanırken  Osmanlı  imparatoluğuiç  karışıklıklar   ve  disiplinsizlikler  yüzünden  gerilemeye  başlamıştır.

       Ancak   edebiyat  alanında  önceden  güçlü  temeller  atıldığı  için  bu  gerilemelerden  etkilenme  olmamış  aksine  ilerlemeler  devam  etmiştir. 

    Divan  edebiyatında  şiir  alanında  büyük  kaside  şairi  Nefi ,  düşünce  yanı  ağır  basan  “Hikeni  ” tarzında  Nabi, ” Sebki  Hindi” akımının  etkisinde  şiir yazan  Naili  ve  Neşati  gibi  şarler  yetişti.

     Bu  yüzyılda  divan   nesri  de  üç  alanda  devamını  sürdürdü.   Sade  nesirde  :  Evliya  Çelebi,  Naima ve  peçevi  ;  orta  nesirde:  Kâtip  Çelebi,   süslü  nesirde   Veysi  ve  Nergisi  gibi  ustalar  önemli  eserler  verdiler.

   Halk  edebiyatı  da  Karacaoğlan,  Gevheri, Aşık  Ömer,  ve  Kayıkçı  Kul  Mustafa  gibi  ozanların  Türkçenin  incelikleriyle  beslenen    üstün  eserleriyle  altın  çağını  yaşamıştır. Ancak  halk  edebiyatı  bu  dönemde  Klasik  Türk  edebiyatından  etkilenmiş  Bazı  halk  ozanları  divan  şiiri  tarzında  eserler  de  vermiştir.

 ” Kerem  ile  Aslı  ” hikâyesi  bu  yüzyılda  oluşmuştur

   Dönemin  toplumsal  ve  siyasi  gelişmelerinden  dolayı   daha   çok  toplumsal  konular  işlenmiştir.

 

  HİKEMİ  TARZI  :  17.yüzyılda  Nabi’nin  geliştirdiği  bilgi  ve  öğüt  verme  yanı  ağır  basan  Atasözü  ve  derin  düşünceler  içeren  cümlelerin  çok  kullanıldığı  didaktik  şiir  tarzıdır.

   “SEBK-İ  HİNDİ ( Hint  tarzı )  İran’da  doğup  Hindistan’da  gelişen  bir  akımdır.  Safavi  devleti  zamanında  İran’daki  baskılardan  bunalıp  daha   serbest  yazabilmek  için  Hindistan’a  giden  İranlı  şairler  tarafından  oluşturulmuştur.En  önemli  ustaları  Tebrizli  Saib  ile  Buharalı  Şevket!tir.

  17. yüzyılda  Naili  ve  Neşati  18.  yüzyılda  Şeyh  Galib  bizde  bu  akımın  etkisiyle  şiirler   yazmışlardır.

   19. yüzyılda  Fransa’da  başlayıp  bizde  Ahmet  Haşim  tarafından  uygulanan  “Sembolizm”  bu  akımı  andırmaktadır.

   ÖZELLİKLERİ :

   1-  Soyut  ve  sembolik  anlatıma  yer  verilir.

  2- Hayal  unsuru  ön  plandadır.

  3 – Istırap   yönü  ağır  basar.

  4 – Uzun  cümle  ve  tamlamalarla  süslü  anlatıma  önem  verilir.

    Bu  akımın  divan  şiirine  getirdiği  yenlikler  olarak  söz  oyunları  yerine  anlam  oyunları  ve  anlam  derinliğine  önem  verme,  açık  ve  düz  söyleyiş  yerine  mecazlarla  yüklü  güç  anlaşılır  geniş  hayallerle  yüklü  bir  anlatım sayılabilir..

 

                  18. YÜZYIL  TÜRK  EDEBİYATI

        Bu  dönemde  Osmanlı  İmparatorluğu  Karlofça  Antlaşmasının  ağır  şartları  altında  toprak  kayıplarıyla  gerilerken   Özellikle  İstanbul’da  oluşturulan lale  bahçeleri,  köşkle  ve  kasrlarla  zevk  ve  eğlence  hayatı  devam  etmiştir.

        Dönemin  zev  ve  eğlence  hayatını  şiirlerinde  yansıtan   Nedim,halk  şiirindeki  koşmalardan  etkilenerek  ortaya  çıkardığı  şarkılarıyla  ün   kazanmıştır.

     Divan  edebiyatının  zevk  ve  eğlence  şairi  olarak  bilinen  Nedim  halk  deyimlerini  yaşadığı  çevreyi  ve  yerli  yaşamı  Kendine  özgü  benzetmeleriyle  şiire  sokarak  “Mahallileşme” ( yerli  hayata  dönüş)hareketini  başlatmıştır  Bu  aynı  zamanda  16. yüzyılda  başlayan  Türki  basit  akımını  da  ilerletmek tir.

    18. yüzyılda  Sebk i  Hindi  akımının  en  önemli  temsilcisi  ve  divan  şiirinin  son  ustası  Şeyh  Galib  de  bu  dönemin  ünlü  divan  şairidir. Ancak  divan  edebiyatı  Nedim  şeyh  Galib  gibi  ünlü  şairlere  rağmen  gerilemeye  başlamıştır

    Bu   dönemde  divan  şiiri  ile  halk  şiiri  arasındaki  etkileşmeler  iyice  artmış divan  şairleri  türkü  ve  koşmalar  yazmış  halk  şairleri  gazellerle  divanlar  oluşturmuştur.

     Halk  edebiyatı bu  yüzyılda   Aşık  Sipahi,  Aşık  Ali  Aşık Bağdadi  Öksüz  Ahmet…gibi  çok  sayıda  sanatçı  yetiştirmesine  rağmen  altın  çağını  yaşayan  16. yüzyılı  aşamamış  bir  bakıma  yerinde  saymıştır  Ancak  bu  dönemde halk  edebiyatı  ürünleri  sözlü  olarak  kalmayıp  cönk  ve  mecmualarla  yazılarak  meraklılarının  elinde  korunmuştur. 

   Tasavvuf  edebiyatı alanında  Erzurumlu  İbrahim  Hakkı  gibi  ünlü  şair  ve  matematik  alimi  yetişmiş  Ünlü  eseri “MARİFETNAME”  yi  yazmıştır.

   Nesirde  sadeleşme  bu  yüzyılda  hızlanmıştır. 

      MAHALLİLEŞME :

       Halk  deyimlerini yerli  konuları  toplumsal  yaşamı   o  güne  kadar  şiirde  kullanılmayan  halk  deyimlerini   söz  ve  benzetmeleri  şiire  sokarak   Halh  dili  ve  toplumsal  yaşamdan  uzak  olan  divan  şiirini  yerli  hayata  dönüştürme  hareketidir.

       Şiirin  dilini  sadeleştirerek  geniş  halk  kitlelerinin  şiiri  anlamasını  sağlamaya  yönelik  olarak  başlatılan  “Türk–i  Basit ” hareketinin  ilerlemiş  şekli  de  sayılabilir

   Böylelikle  Nedim  divan  şiirindeki  kalıplaşmış  söz  ve  benzetmeleri  değiştirerek  bu  şiiri  tek  düzelikten  kurtarıp  daha  somut  bir  şiir  olmasını  başlatmıştır.

 

                          19.  YÜZYIL  EDEBİYATI

 

          Bu  yüzyıl  hem  Osmanlı  hem  de  Avrupa’da  yaşayan  Türkler  için  zor  bir  yüzyıl  olmuştur.

         Asya  Kıtasında   yaşayan  Türkler  aralarında   birlik  sağlayamadıklarından  Çarlık  Rusya’sının  egemenliği  altına  girdiler; Osmanlı İmparatorluğu  ise  Rönesansla  gelişen  batı   karşısında  gerilemenin  sancılarını  çekmektedir.

        Sanayi  ile  gelişen  Avrupa  kendine  yeni   hammadde  pazarı  bulma  ve  yeni  sömürgeler  oluşturma  amacıyla  Osmanlı  içinde     karışıklıklar    oluşturarak  devleti  içten  çökertme  çalışmalarına  başlamıştır. Bunun  sonucu  olarak  Osmanlı  içindeki  azınlıklar  isyana  başlamış  devlet  bu  durumdan  kurtulma  arayışına  girmiştir 

      Bu  amaçla  yeniçeri  ocağı  yıkılıp “Nizam-i  Cedid ” kurulur, halkla  iletişim  kurma  amacıyla  ilk  resmi  gazete  olan ” Takvim – i Vakay i” çıkarılır  ( 4 Kasım 1931)

    Bu  dönem  edebiyatı  19.  yüzyılın  ilk  yarısı  ve  ikinci  yarısı  yanı  Batı  etkisinde  gelişen  edebiyat  dönemi  olmak  üzere  iki  kısma  ayrılır.

 

 

 

  19  YÜZYILIN  İLK  YARISINDA  TÜRK  EDEBİYATI.

    Bu  yüzyılda  divan  edebiyatı  önemli  bir  şair  yetişmediğinden  önce  duralama  sonra  da gerilemeye  başlar Yenişehirli Avni, Enderunlu  Vasıf, Keçeci zade  İzzet  Molla ve  Leskofçalı  Galip  gibi  kişiler  yetişmişseler  de  Bunlar  eskiyi  tekrarla  kalmış özellikle  Nedim’in  başlattığı  mahallileşme  hareketi  ile  divan  şiiri  halk  şiirine  yaklaşmaya  başlamıştır .

     Halk  şiiri  alanında  Bayburtlu  Zihni,  Dadaloğlu,  Seyrani  ve Erzurumlu  Emrah  gibi  kişiler  yetişmiş  Bunlar  da  bir  önceki  yıllardaki  ozanları  aşamamışlardır .

       Halk  şiiri  ile  divan  şiiri  arasındaki  paslaşma  bu  yüzyılda  da  sürmüş,  halk  ozanları  örgütlenmeye  başlamıştır. Halk  ozanları  örgütlenmeye  başlamıştır.

    Nesir  alanında  da  sadeleşme  devam  etmiş;  özellikle  tercümeler  etkili  olmuştur Mütercim  Âsım  Efendi  Füruzabâdi2nin  “Kamus’l  Muhid”  adlı  eserini  Arapçan  Türkçeye  çevirerek  ün  kazanmıştır.

 

     YÜZYILIN  İKİNCİ  YARISINDA  TÜRK  EDEBİYATI

 

                               TANZİMAT  EDEBİYATI

 

       19 Yüzyılın  ikinci  yarısından  sonra  Osmanlı  ordusu  her  alanda yenilmeye başladı  Her  savaştan  sonra  büyük  ölçüde  toprak  kaybediliyordu Bu  durumdan  kurtulmanın  tek  çaresi olarak  dönemin  sadrazamı  Mustafa   Reşit  Paşa Padişah  Abdul  Mecid’e   batılı  anlamda  düzenlemeler  yapmayı  önerdi

     Bu  düzenlemeler  1839’da   Gülhane  Parkı’nda yeniden  düzenleme,  tanzim  etme  anlamına  gelen “Tanzimat  Fermanı”    adlı  resmi  belge  ile  halka  ilân  edildi

    Bu  olaydan  sonra  Osmanlı  sınırları  sonuna  kadar  batıya  açıldı  Türk  aydını  batıyı  tanıma  olanağı  buldu  İlk   öğretim  zorunlu  hale  getirildi.Tıp  fakültesi  (  mekteb-i  tibbiye), erkek  öğretmen  okulu (  Darü’l  muallimin ),  kız  öğretmen  okulu  ( Darü’l  muallimat ), Darü’l  Fünun  ( üniversite ), Mektebi  mülkiye ( siyasal  bilgiler  okulu ),  Mektebi  hukuk açıldı 

    Azınlıklara  yeni  haklar  verildi  ,Askerlik,  adalet, vergi  belirli  kurallara  bağlandı   Padişah  kendi  yetkilerini  kanunla  sınırlandırdı.

      Devletin  her  alanında  görülen  değişim  ve  gelişmelere  paralel  olarak  edebiyatta  da  bir  değişimin  hazırlıkları  başladı 

    Bu  dönem   edebiyatını  da  üç  kısımda  inceleyebiliyoruz

 

     I  – HAZIRLIK  DÖNEMİ

      1839 -1850 yılları  arasında   Akif  Paşa,  Sadullah  Paşa,  Mütersim  Asım,  Etem  Pertev  Paşa  gibi  aydınların  batı   edeiyatından  çevirileriyle   batı  etkisindeki  edebiyatın  hazırlık  dönemi  başlamıştır İlk  olarak  Yusuf  Kânil  Paşa  Fenelon’dan  “Telenaque  adlı  eseri  Türkçeye  çevrildi. Bunu  Victor Hugo’dan  “Sefiller (Mağdurun  Hikayesi),  Daniel  Defo’dan  Robinson Crusse ..gibi  çeviriler  izledi  İlk  yarı  resmi  gazete  olan  Ceride-i  Havadis”  yayın  hayatına  başladı.  28. Mehmet  Çelebi’nin  gezi  notlarının  yer  aldığı “Sefaretname”adlı  eser   yayınlandı, Böylece  Tanzimat  edebiyatının  temelleri  atılmış  oldu.

 

     2 –     1. DÖNEM  TANZİMAT  EDEBİYATI

      1860’da  Şinasi^nin  çıkardığı  ilk  özel  gazete  olan  Tercüman-ı  Ahval”  gazetesinin  çıkmasıyla  başlamıştır, 1880’e  kadar  sürmüştür.

     Şinasi,  Ziya  Paşa,  Namık  Kemal, Şemsettin  Sami, Ahmet  Mithat  Efendi…gibi  aydınların   başlattığı  toplumsal  bir  edebiyattır.   Öncelikle  gerek  dil  gerekse  konu  alarak  halkın  çoğunluğundan  uzak  olan  divan  edebiyatı  yerine   dili  daha  sade  ve  toplumsal  konuları  işleyen  bir  edebiyat  oluşturma  hedeflenmiştir.

    Hikâye, roman,  anı,  deneme,  tiyatro, söyleşi, makale  ve  eleştiri   gibi  yazı  türleri  bu  dönemde  edebiyatımıza  girmiş ; ilk  hikâye  “Letaif-i Rivayet  Ahmet Mithat  Efendi  tarafından,  ilk  roman “Taaşşuk u Talat  ve  Fitnat  Şemsettin Sami  tarafından  ilk  tiyatro  örneği  “Şair  Evlenmesi” , ilk  makale “Tercumanı  Ahval  Mukaddimesi”   Şinasi  tarafından  yazılmıştır.  Noktalama  işaretleri  de  ilk  olarak  bu  dönemde  Şinasi  tarafından  “Şair  Evlenmesi”nde  kullanılmıştır.

  ÖZELLİKLERİ :

 1 – Klasik  Türk   edebiyatının  nazım  biçimleri  olan  gazel,  kaside, murabba ve  terkib-i  bent…gibi  nazım  

       biçimlerinde  toplumsal  konuları  işleyerek  yenilikçi  bir  edebiyatın  temellerini  atmışlardır.

 2 –”Sanat,  toplum  içindir ” ilkesini  benimseyerek  vatan,  millet,  adalet,  hürriyet, namus,  vicdan ..gibi 

       toplumsal  kavramları  edebiyatımızda işlediler.

 3 – Sanatçıları  yenilikçi,  Avrupa  özellikle  Fransız  kültüründen  etkilenmiş politik  kişilerdir.

 4 –  Dili  kısmen  sadeleştirmiş ve  divan  şiirine  konu  bakımından  yenilik  getirmişlerdir.

 5 – Klasisizmin  ve  romantizmin  etkisinde  kalmışlardır.

 

      3 –       II.  DÖNEM  TANZİMAT  EDEBİYATI

     Edebiyatta  tolumsal  konuları  işlemenin  güçleşmesi  sonucunda  birinci  dönem  Tanzimatçılarının  başlattığı  yeniliği  devam  ettirmekle  birlikte  daha  çok  kişisel  konuları  işleyen  ikinci  bir  kuşak  yetişmiştir  1880 – 1895 yılları  arasında  edebiyata  hakim  olan  bu  kuşağa “2.  Tanzimatçılar” adı  verilmiştir.

    Abdulhak  Hamit  Tarhan, Recaizade Mahmut  Ekrem, Sami  Paşazade  Sezai, Şemsettin Sami , Nabizade Nazım ..gibi kişilerin  oluşturduğu  bu  edebiyat  akımı  tanzımatçıların  aksine  politikadan  uzak  tamamen  edebiyatla  uğraşan  kişilerdir.

         ÖZELLİKLERİ

 1 – Batı  edebiyatı ndan   yeni  nazım  şekilleri  getirerek  Divan  edebiyatının  şekil  özelliklerini  yıkmışlardır.

 2 – “Sanat,  sanat  içindir ” ilkesinden  hareketle  sanat  yapmayı  ön  plana  alıp  kişisel  konuları   işledikler  ölüm  ve 

       metafizik  konularına  ağırlık  vermişlerdir

3 – Sanat  yapma  amacıyla  şiire  yeni  duyuş  ve  mecazlar  sokarak  dili  iyice  ağırlaştırmışlardır.

 4 – Realizm  ve  natüralizm  akımlarının  etkisinde  kalmışlardır

 

          Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun) (1896-1901)

Servet-i Fünun, daha önce  Recaizade  Mahmut  Ekrem’in  öğrencisi  Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir. Tanzimat’la   birlikte  başlayan  edebiyatı  Avrupa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi, 1896-1901 yılları   arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade  Mahmut  Ekrem  önderliğinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmiştir.   Böylelikle  Recaizade  Mahmut  Ekrem  ve  Muallim  Naci  arasında  süregelen  Eski – yeni  çatışması  da   yeni  edebiyat  taraftarlarının  toplıluk  haline  gelmesiyle  sona  ermiştir.

   Bu    topluluğun    oluşturduğu  edebiyat  koluna   toplanılan  dergiden  dolayı “Servet-i Fünun “,  bu  topluluğun  yeni  bir  edebiyat  oluşturma  amaçlarından  dolayı  da” Edebiyat-ı Cedide  adı  verilmiştir.

   Bu   topluluğu  Ali Ekrem, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Faik Ali, Celâl    Sahir, Hüseyin Suat oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katılmıştır.

      Şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları, Şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif; Roman ve hikâyede Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu'dur.

    1901’de   Hüseyin  Cahit  Yalçın’ın   Fransızcadan  çevirip  yayımladığı  ” Edebiyat  ve  Hukuk ” adli  yazının  Fransız  devrimini  övdüğü  gerekçesinden  dolayı   Servet-i Fünun dergisinin  kapatılmasıyla topluluk da dağılır.

             ÖZELLİKLERİ

1 –  Dönem, 2. Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliği sebebiyle edebiyatçılar içe  dönük

    davranmış,  kişisel konuları, içliliği, aşkı, karamsarlığı, hayal kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi 

     ve üzüntüyü   işlemişler; toplumsal sorunlara değinmemişlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir.

     Bunda  Recaizade’nin      büyük etkisi vardır.

2 –  Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır.

   Fransız realizmi    örnek alınmıştır. Topluluğun üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise  Avrupai'dir

3 – Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçeye

     geçiş    hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden itibar edilmeye başlanmıştır.
4 – Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i

      Fünuncular ise   Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat sanat içindir prensibi ile hareket

       etmişlerdir.
5 – Şiirde aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır.

        nazmı   nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle

      birkaç     dizede/beyitte  dağıtarak  şiirin  dilini  konuşma  diline  yaklaştırmışlar ( Verb rible .
6 – Fransız şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça kullanılmıştır.

     Kafiyede    kulak kafiyesi benimsenmiştir. Romanda ve hikâyede batılı anlamda başarılı örnekler

      verilmiştir.    Romanda   tahlile ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu

    dönemde şekillenmiştir.
7 – Roman ve hikâyede olaylar ve kişiler tamamen İstanbul'a, seçkin tabakaya aittir. Romanda realizmden,

    şiirde   parnasizm ve sembolizmden etkilenmişlerdir.

8 -Bu dönemde gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa, Hazine-i

   Fünun, Resimli Gazete..
Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul'u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemişlerdir.
Dönemin Sanatçıları

Tevfik Fikret (1867-1915): Recaizade ve Hamit’in tesiriyle batılı şiire yönelmiştir. Servet-i Fünun’un şiirdeki en önemli temsilcisidir. Ilk şiirlerinde ferdî konulari (aşk, acima, hayal kirikligi…) işler topluluktan ayrı   yazdığı  şiirlerde toplumsal   konulara yönelir. Bu anlayişla yazdigi şiirlerinde temalar, hürriyet, medeniyet, insanlik, bilim, fen ve tekniktir. Sis, Halûk’un Vedaı, Tarih-i Kadim, Halûk’un Amentüsü adlı şiirlerinde bu konuları işler. Sanatının bu ikinci döneminde dinlere de cephe alır, kutsal olan her şeye karşı çıkar, hatta İstanbul'a dahi küfreder (Sis).

Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Serbest müstezadı geliştirerek serbestçe kullanmıştır. İlk dönemde dili oldukça ağırdır. Şiiri düz yazıya yaklaştırmıştır. Ahenge büyük önem verir. Şiirlerinde şekil bakımından parnasizmin etkisi görülür. “Şermin”, onun çocuklar için ve heceyle yazdığı şiirlerden oluşan bir eseridir.
Eserleri: Rübab-ı Şikeste, Halûk’un Defteri, Rübabın Cevabı, Tarih-i Kadim, Doksanbeşe Doğru

Cenap Şahabettin (1870-1934): Servet-i Fünun’un Tevfik Fikret’ten sonra en önemli şairidir. Asil meslegi doktorluktur. Ihtisas için gittigi Fransa’da tıptan çok şiirle ilgilenerek sembolizmi yakından takip etmiş ve bu akımdan etkilenmiştir. Şiirde kelimeleri müzikal değerlere göre seçerek kullanır.

Dili oldukça ağırdır. Bilinmeyen Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar kullanır. Duygu ve hayal yüklü tamlamalar kurar. Serbest müstezadı çok kullanmıştır. Aynı şiirde birden fazla aruz kalıbı kullanmıştır. Aşk ve tabiat değişmez konularıdır. Sanatı, sanat, hatta güzellik için yapmıştır. Bolca semboller kullanmış, tabiatla iç dünyanın kompozisyonunu çizmiştir.

Düz yazıları da vardır: Hac Yolunda, onun gezi yazısıdır.
Suriye Mektupları ve Avrupa Mektupları da gezi türündedir.
Diğer nesirleri:
Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh, Tiryaki Sözleri (kendi vecizeleri)
Tiyatro eserleri: yalan (dram), Körebe (komedi)

Halit Ziya Uşaklıgil (1867-1945): Servet-i Fünun’un roman ve hikâyede en ünlü edebiyatçısıdır. Süslü, sanatlı ve ağır bir dili ve üslûbu vardır. Batılı anlamdaki ilk romanları yazmıştır. Realizmden etkilenmiştir. Romanlarında aydın kişileri anlatır. Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil, Servet-i Fünun sanatçısının temsilcisidir. Kahramanları yaşadıkları çevreye uygun anlatır ve ruh tahlillerine önem verir.

Hikâyelerinde Anadolu hayatına ve köy ve kasaba yaşayışına, romanlarında yalnız İstanbul'a yer verir. Anı ve mensur şiir türünde eserleri de vardır.

Romanları: Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Sefile…
Hikâyeleri: İzmir Hikâyeleri, hikâye-i Sevda, Kadın Pençesi, Onu Beklerken, Aşka Dair…
Hatıraları: Saray ve Ötesi, Kırk Yıl, Bir Acı Hikâye

Mehmet Rauf (1875-1931): Servet-i Fünun romanının ikinci önemli ismidir. Roman, hikâye ve tiyatro türünde eserleri vardır. Romantik duyguları, hayalleri ve aşkları işlemiştir. Sosyal hayata pek yer vermemiştir. Arzu, ihtiras ve aşk maceraları temel konularıdır. Romanlarında psikolojik tahlillere önem vermiştir. Dili sadedir.

En önemli eseri Eylül’dür. Roman edebiyatımızdaki ilk psikolojik roman olarak bilinir. Konusu yasak aşktır. Şahıs sayısı azdır. Psikolojik tahliller başarılıdır.
Romanları: Eylül, Ferda-yı Garam, Genç Kız Kalbi, Define, Son Yıldız, Kan Damlası.
Hikâyeleri: Son Emel, Bir Aşkın Tarihi, Üç Hikâye, Hanımlar Arasında, Menekşe.
“Siyah İnciler” ise mensur şiirlerinden oluşur.
 

                        FECR-İ ATİ EDEBİYATI (1909-1912)

 

              1901’de Servet-i Fünun  topluluğu   dağıldıktan sonra 20 Mart 1909 tarihinde İstanbul’da Servet-i Fünun     mecmuası etrafında, kendilerine Fecr-i Âtî adını veren yeni bir nesil toplanmıştır  Kendilerine  “geleceğin  ışığı   anlamına  gelen  Fecr-i Âti  adını veren  bu  topluluğun   sanatçılar 1910 yılında bir bildiri yayımlayarak kendilerini kamuoyuna tanıtırlar.  .   Bu  aynı  zamanda   edebiyat  tarihinde  kuruluşunu  bir  bildiri  ile  başlatan  ilk  topluluktur  (24 Şubat 1910, Servet-i Fünun). 

Bildirilerinde,  edebiyatın  ciddiye alınması, Batı edebiyatının daha yakından tanıtılması, düşünce ve edebiyat konularında konferanslar düzenlenmesi    gibi amaçlarının bulunduğunu açıklarlar. 

         Geçmişte kaldığını söyledikleri Servet-i Fünun anlayışını eleştirmekle birlikte onların da bir adım ötesine gidememişlerdir. 

    .  Bunun dışında edebiyatımıza bir yenilik getirememişler bu nedenle de özentici, taklitçi bir topluluk olarak eleştirilmişlerdir
      Başlıca   Sanatçıları: 

  Ahmet Haşim, Aka Gündüz (Enis Avni), Ali Canip Yöntem, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Fuat Köprülü, Refik Halit Karay, Celal Sahir, Faik Ali..

 

               ÖZELLİKLERİ

 1 – Sanatın saygıdeğer ve şahsi olduğu anlayışını benimserler

2 –  Servet-i Fünun’u batılı edebiyatı tam olarak oluşturamamakla suçlarlar.   Fakat   konu, biçim, dil ve

       anlatım yönünden Servet-i Fünunculardan hiçbir farkları yoktur. Onlar, serbest    müztezatı  biraz

        daha serbestleştirmişler ve Servet-i Fünuncuların tam kavrayamadığı sembolist şiirin güzel

       örneklerini veren şairler yetiştirmişlerdir

3 – Fransız edebiyatını örnek alırlar.

4 – Dilleri süslü, sanatlı, ağdalı ve ağırdır. Ancak Servet-i Fünunculardan daha sade bir dil kullanmış
5 – Aşk, ve tabiatı konu olarak işlemişlerdir. Aşk genellikle hissi ve romantiktir. Tabiat tasvirleri ise gerçekçi

       değil, Haşim’de olduğu gibi şahsîdir.

 6 – Kısa ömürlü olan bu topluluk, sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine

         uygulamışlar,

        Avrupaî edebiyat ile Milli edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır.
7 – Şiire herhangi bir yenilik getirmemişler, Servet-i Fünun’un devamı olmaktan öteye gidememişlerdir.
8 – Aruzla şiir yazan Fecr-i Âtî şairlerinin en tanınmış ve en orijinali Ahmet Haşim'dir.
            Sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük oluşturamamaları  ve  1911’de  kurulan  Milli  edebiyatında  etkisiyle  1912’de dağılmışlar, ferdî olarak değişik alanlarda eserler vermişlerdir.

  

                     MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ (1911-1923)

 

    Modern Türk Edebiyatını yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî toplulukları büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransız sanatına bağlı, dil ve üslûpta Osmanlıcayı sürdüren, millî kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir edebiyat vücuda getirmişlerdir.

 
Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışı sırasında, Türk aydınlarının büyük bir bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek milliyetçiliğin benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş, her sahada millî kimlik arayışları

   Meşrutiyet (1908) 'den sonra memlekette başlayan ve o devirde “Türkçülük” adı verilen milliyetçilik   hareketi, “edebiyatta millî kaynaklara dönme” düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. “Millî kaynaklara dönme” sözüyle ; dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece veznini kullanma, yerli hayatı yansıtma  amaçlanmıştır.. Bunları gerçekleştirmeyi ülkü edinen edebiyat akımına “Millî Edebiyat” adı verilmiştir 

      1911 yılında Selanik’te çıkan “Genç Kalemler” dergisinde Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı makalesinin yayımlanmasıyla başlamış,  “Milli Edebiyat” terimi de ilk defa bu dergide kullanılmıştır

   İlk  temsilcileri:  Ömer  Seyfettin,   Ziya  Gökalp  ve  Ali  Canip  Yöntemdir.

             İLKELERİ

     Milli Edebiyat akımının özellikleri, Cumhuriyet’in ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve

 içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir:

 

1 –   Dilde  sadeleşme : Dilde sadeleşme hareketi 1911 nisanında Selanik'te Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler dergisinde “Yeni Lisan” adıyla ileriye sürülmüştür Dilde sadelik, Türkçe karşılığı olan Arapça ve Farsça kelimelerin atılması. Yalın (süssüz, sanatsız, özentisiz) bir dille yazma; İstanbul Türkçesini kullanma  konuşma dilini yazı dili haline olarak  tanımlanmıştır. “Millî edebiyat'ın millî lisan'dan doğacağı”nı (Ömer Seyfettin) söylemişlerdir. 

2 –Halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma ve  hece ölçüsünü kullanma :   hece ölçüsü  kullanma davası ilkin Mehmet Emin'in 1897 Yunan savaşı dolayısıyla yayınladığı “Türkçe Şiirler ” adlı kitabı aracılığıyla    ortaya sürülmüş, Rıza Tevfik'in  halk şiirleri yolundaki koşma ve nefesleriyle desteklenmiş ise de, uzun zaman gerçekleşememiş; ancak Birinci Dünya Savaşı içinde, özellikle 1917'de Servet-i Fünun dergisi tarafından “Şairler Derneği” adıyla toplanan gençler (Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz,  Halit  Fahri,  Enis  Behiç. ) tarafından benimsenmiştir

   3 – Bu dönemde aruz vezni de bir yandan sürüp gitmiş ve Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi üç kuvvetli sanatçının elinde varabileceği gelişmenin en yüksek noktasına erişmiştir.

 4  Yerli hayatı yansıtma davası  Konu seçiminde yerlilik   Konularını hayattan, ülke şartlarından seçme

      Millî kaynaklara yönelme  olarak  özetlenir.  Yalnız birkaç şair (Mehmet Emin, Mehmet Akif, kimi şiirleriyle Yahya Kemal, Cumhuriyet devrindeki bazı şiirleriyle Faruk Nafiz, v.b.) ve daha çok hikâye ve roman yazarları tarafından benimsenmiştir

  

a) Şiir alanında, hece vezninin ilk ürünlerini veren şairlerin (Mehmet Emin'den başka) hemen hepsi bir yandan aruzla yazmışlar; bir yandan da, Türkçülük hareketinin ve Ziya Gökalp'in etkisiyle, hece veznine yönelmişlerdir. Ne var ki, bunların hece vezniyle ortaya koydukları ürünler, yalnız biçim (dil, vezin, nazım biçimi) kaygısıyla yetinilen, derinliği olmayan, yalınkat manzumelerdir

               Gerçek değer taşıyan şiirler, aruzun son üç ustasının “Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal” kaleminden çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Akif, önce Tev­fik Fikret'in uyguladığı “nazmı nesre yaklaştırma” hareketini sürdürüp geliştirmiş; Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise, bunun tam tersi bir tutumla, “şiir nesre çevrilme olanağı bulunmayan nazımdır; (…) musiki ile söz arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir” (A.Haşim), ve “şiir, nesirden bambaşka bir hüviyettedir : musikiden başka türlü bir musikidir” (Y. Kemal) görüşünü savun­muş ve uygulamışlardır. Bu üç şair, bir yandan da, Türk şiirinde üç ayrı akımın temsilcisi olmuşlardır : Mehmet Akif, şiirde Tevfik Fikret'ten devir aldığı “Realizm” akımını geliştirmiş, “hayal ile alışverişi olmadığını, her ne demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin hakikat olduğunu” bildirmiş, Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet Haşim, Batıdan gördüğü “Sembolizm” akımını benimsemiş, “dünyanın şekillerini hayal havuzunun sularında seyrettiğini; onun için, dünyanın taşlarını ve bitkilerini renkli bir akis gibi gördüğünü” belirtmiş; Yahya Kemal de, yine Batıda gördüğü “Romantizm” akımını benimsemiş ve bu anlayışla, Divan şiiri yolunda klasik şiir denemelerine girişmiş; sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam anlatıma önem vermiştir ( New  klasik  şair)

             .

     b )  Hikâye ve roman alanında, bir bölümü  “Fecr-i Âti” topluluğundan gelen “Yakup Kadri, Refik Halit), bir bölümü  bu topluluk dışında kalan (Ebubekir Hâ­zım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, v.b.) sanatçılar, aralarındaki sanat anlayışı ve dünya görüşü ayrılıklarına rağmen, yerli, hayatı yansıtma konusunda birleşmiş görünürler. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide hikâye ve romanlarında  olayların  İstanbul sınırları içinde kapalı durmasına karşılık, bu devirde, hikâye ve roman yurdun her köşesine açık tutulmuş, her tabakadan halkın yaşayışı konu olarak ele alınmıştır. Özellikle köy ve taşra hayatını anlatan başarılı ilk örnekler (Ebubekir Hâzım:  Küçük Paşa; Refik Halit: Memleket Hikâyeleri; Reşat Nuri: Çalıkuşu, v.b.) bu devirde verilmiştir. Kimi kitapların adları  (Refik Halit: Memleket Hikâyeleri: Ömer Seyfettin: Yalnız Efe – Anadolu romanı.) sonradan “memleket edebiyatı” diye adlandırılan bu çığırı açıkça belirtir. İlkin edebiyat  dışı bir amaçla, “taşraların ne halde olduklarını, köylülerin ne yaptığını, ne istediğini, memleketin neye muh­taç olduğunu yerinde görüp incelemek” için “Tanin Gazetesi”nin Anadolu'ya gönderdiği bir yazarının Anadolu'daki şehir, kasaba ve köyleri dokuz ay (1909-1910) adım adım dolaşarak hazırladığı röportaj niteliğindeki gezi notları (Ahmet Şerif: Ana­dolu'da -Tanin) ve aynı yıl içinde “Anadolu fatihaları” nı dile getirmek amacıyla yazılan, fakat yayınlandığı zaman hiç de ilgi uyandırmadığı halde, Cumhuriyet devrinde dikkati çeken bir roman (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa) ile açılan bu çığır; Refik Halit'in Anadolu sürgününden getirdiği hikâyeler “Memleket Hikâyeleri” ile geniş bir ilgi görmüş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Anadolu insanının çetin alınyazısı üzerine eğilme hareketi (Halide Edip: Dağa Çıkan Kurt, Ateşten Gömlek / Yaban, Millî Savaş Hikâyeleri) artık zorunlu ve yaygın bir hal almıştır

        Gözleme dayanan bu yerli hayatı yansıtma isteğinin sonucu olarak, çoğu yazalar Realizm (Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Memduh Şevket, v.b), hatta kimileri Natüralizm (Bekir Fahri, Selâhattin Enis, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin, kimi romanlarıyla Osman Cemal, v.b.) ilkelerini benimsemişlerdir

    Çoğu Fransız (Yakup Kadri, Refik Halit Reşat Nuri, Peyami Sata, Abdülhak Şinasi), kimisi İngiliz (Hailde Edip), kimisi Rus (Memduh Şevke) edebiyatlarının etkisi altında kalan bu devir sanatçılarının bir bölüğü de Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim yolunu sürdürmüşlerdir (Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman Cemal, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin     

   c) Tiyatro alanındaki verim, hikâye ve roman kadar başarılı sayılamaz. Ger­çi, Meşrutiyetin ilânıyla birlikte birçok tiyatro topluluğu ortaya çıkmış; hattâ bir de tiyatro okulu açılıp ilk resmî tiyatro (Dârülbedayi-i Osmanî) kurulmuş; bunlar eser yetiştirmek için pek çok yazar o alanda birtakım denemelere girişmiş ise de, bunların çoğu başarı çizgisinin çok altındadır. çeviri ve uyarlama arasında bir tek çevirmenin (İbnürrefik Ahmet Nuri) uyarlamaları belli bir değer çizgisinin üstüne çıkmıştır

 

                Bu   Dönemin  Başlıca   Sanatçıları

   Bilim yolunda: Ziya Gökalp. Fuat Köprülü. v.b

     Şiir alanında : (Aruz vezniyle) Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı, v.s.

(Hece vezniyle) Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, v.b.(Bunlardan Ahmet Haşim fıkra ve gezi notları; Yahya Kemal makale; Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz man­zum oyun da yazmışlardır.)

          Hikaye ve roman alanında: Ebubekir Hâzım Tepeyran, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Ercüment Ekrem Talu, Selâhattin Enis, F. Cemâlettin, Osman Cemal Kaygılı, Reşat Nuri Güntekin,  )

       (Bunlardan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri, Sermet Muhtar, Mahmut Yesari oyun da yazmışlardır. İçlerinde anı yazanlar da vardır: Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit.

   Tiyatro alanında: Musahip-zâde Celâl, İbnürrefik Ahmet Nuri, v.b

 

                   MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ EDEBİYATI


         30 Ekim-19l8'de Mondros mütarekesi ile başlayan ve 9 Eylül 1922'de Yunanlıların İzmir'de denize dökülmesiyle biten bu döneme, Mili Mücadele dönemi; bu dönemde oluşan ede­biyatımıza da Milli Mücadele dönemi edebiyatı diyoruz.

          Milli Mücadele Dönemi Edebiyatı   Atatürk'ün bir kurtarıcı olarak Türk milletine önderlik ettiği Milli Mücadele dönemi, aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyetinin de temellerinin atıldığı dönemdir.
Bu dönemde esareti kabul etmeyen Türk milleti, yeniden derlenip toparlanarak millî bir Kurtuluş Savaşı'nı başlatır

.Milli Mücadele dönemi edebiyatını kesin sınırlarla diğer dönemlerden ayırmak çok zordur; çünkü toplumsal olayların başlangıçları ile bitişleri kesinlikle sınırlandırılamaz. Bu nedenle Milli' Mücadele dönemi edebiyatı, Milli edebiyatın ilkeleri doğrultusunda gelişti, bu dönemin sanatçıları, Cumhuriyet döneminde de o günün koşulları içinde eser vermeye devam ettiler.


         a  Şiir  Alanında:

Edebiyatımızda Cumhuriyet'in ilk yıllarında yazılan şiirler, genellikle Kurtuluş Savaşı'nın coşkusu ve heyecanı ile ortaya çıkmıştır. Bu şiirler, coşkulu ve heyecan unsuru yoğun olan şiirlerdir.
Milli Mücadele dönemini anlatan şiirler yazan şairlere Faruk Nafiz, Kemâleddin Kamu, Mehmet Âkif Ersoy, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Ceyhun Atıf Kansu ve Halide Nusret Zorlutuna'yı örnek verebiliriz.
        b)   Nesir  Alanında

Millî Mücadele dönemi, edebiyatımızda birçok yazar tarafından işlenmiştir. Roman, hikâye, tiyatro, deneme, fıkra, anı ve hitabet (söylev) gibi bütün mensur türlerde Milli Mücadele dönemini anlatan eserler yazılmıştır.
    Bu eserlere;Halide Edip Adıvar'ın “Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye”, Yakup Kadri Karaos­manoğlu'nun “Sadom ve Gomore” ve “Yaban”, Refik Halit Karay'ın “Çete”, Kemal Tahir'in “Yorgun Savaşçı”, Tarık Buğra'nın “Küçük Ağa” adlı romanlarını; yine Halide Edip'in “Dağa Çıkan Kurt”, Yakup Kadri'nin “Ergenekon” adlı hikâye kitaplarını; Falih Rıfkı Atay'ın “Zeytindağ” adlı anı kitabını örnek olarak verebiliriz.Kemal Beyatlı'nın “Kurdun Dişisi ve Yavruları” makalesi ile Ruşen Eşref Ünaydın'ın Atatürk'le il­gili bir anısını anlattığı “Gazasını Tebrik”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                  

 

 

 

                  C U M H U R İ Y E T      D Ö N E M İ      E D E B İ Y A T I 

                                   ( 1923–1940)

 

     19232’te   cumhuriyetin  kurulmasıyla  başlayıp  günümüze  kadar  gelen     edebiyattır.  Düşmanı  savaş  meydanlarında  yenerek  bağımsızlığına  kavuşan  Türk  ulusu  tam  bağımsız  bir  ülke  olabilmek  için   içerde  de  yeni  savaşlara  yeni  mücadelelere  başlamıştır.

     Uzun  süren  savaşlar  ve  eğitim  yetersizliği   ülkenin  geri,  ülke  insanının  da  cahil  kalmasına  yol  açmıştır.  Cumhuriyetle  birlikte   teokratik  bir  yönetimden  demokrasiye  geçen   ülkemizde  bir  takım   sosyal  siyasi  ve  kültürel  değişmenin  sancıları  başlamıştır 

     Atatürk   ilke  ve  inkılapları   doğrultusunda   yapılan   Latin  Alfabesine  geçiş,  yeni   hukuk  sistemi,  Türk  Dil   ve  Türk  Tarih  Kurumunun  kurulması   toplumun  aynası  kabul  edilen  edebiyatta  da   köklü  değişimin  olmasına  yol  açmıştır.

           CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ

1 – Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış dildeki sadeleşme çabaları

      aralıksız olarak sürmüş.  ve İstanbul Türkçesi esas alınmaya başlanmıştır.

        2- Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış gerçekçi bir anlayış    güdülmüştür.
       3 – Aruz ölçüsü bırakılmıştır. Serbest ölçü ve hece ölçüsü kullanılmıştır. Yine bu dönemde şiirin

             biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.

       4 – Edebiyatımız İstanbul aydınlarının tekelinden kurtulmaya başlanmıştır. Anadolu’dan aydın yetişmeye

        başlamıştır.

     5 – Romanda ve hikâyede halk gerçekleri tamamen yerleşmiştir.

     6 -Uluslar arası düzeyde sanatçı yetişmiştir.

     7 – Şiir, roman, hikaye ve tiyatro- deneme  gibi türlerde önemli gelişmeler olmuştur .

    8 – Bu dönemden itibaren farklı edebi topluluklar ortaya çıkmaya başlamıştır.

            Bir   yandan  halk  edebiyatı   öte  yandan  Batı  Edebiyatı  olmak   üzere   iki  koldan   beslenen  bu                    edebiyat   iki  döneme     ayrılır.

   1 –  1923’ten    1940 ‘a   kadar  olan  dönem   ( İlk  Dönem )

   2 – 1940 ‘tan  günümüze  kadar  olan  dönem  (Son   Dönem)

                                      İ L K      D Ö N E M     E D E B İ Y T I

       Bu  dönem  edebiyatına  Milli   Mücadele  Döneminin   kahramanlık   ruhu ,  Atatürk    İlke  ve  İnkılapları damgasını   vurmuştur.

Ayrıca     birçok  şair  ve  yazarın   Milli  Edebiyat  Döneminde  sanata    başlayıp   ,  Milli  Mücadeleyi  de   yaşayarak  bu  dönemde   edebiyat   sanatına   devam  etmesi     bu  dönem  edebiyatında   Milli  Edebiyat   Akımının  da  derin  izlerinin  olmasını  sağlamıştır  

      Milli  Edebiyatla  başlayan  Anadolu’ya   yönelme  bu  dönemde   hız  kazanmış,   misaki   milliye  sınırları  içerisinde  Türkiye   milliyetçiliği,  batılı  anlamda   çağdaşlaşma    kalkınma    Atatürk  ve  cumhuriyete   bağlılık  sık  işlenen  konular   arasında  yer  almıştır.

                  İLK  DÖNEM    EDEBİYATININ   GENEL   ÖZELLİKLERİ

   1 ,  Bütün   şair  ve  yazarlar   eserlerinde   açık  sade   halk   Türkçesine   yer   vermiştir.

   2 –  Eserlerde,  Anadolu,  Anadolu  coğrafyası,  Anadolu’nun  sorunları  ,  halk ,  millet,   geri  kalmışlık,        .  .         Atatürkçülük   ve   gelişip  çağdaşlaşma   konularına  ağırlık  verilmiştir.

   3 –  Şiirde  Halk  Edebiyatının  konu  ve  şekil  özelliklerine  uyulmuştur.

   4 –  Şiir,  roman,  tiyatro  ve  hikaye   türlerine  ağırlık  verilmiştir

 

                 İLK   DÖNEM  EDEBİYATINDA   ŞİİR

         Milli  Mücadele  Nesli  ile   Cumhuriyet  döneminde   edebiyata  başlayan  sanatçılar   aynı  dönemde  eser  vermeye  başlamıştırlar  .Kurtuluş   savaşının  gündeme  getirdiği   Anadolu    gerçeği  bu  dönem   şairlerinin  yüzünü  Anadolu’ya   çevirmesini    sağlamış,  şairler  Anadolu  gerçeğine   eğilerek   halkın   ihmal  edilişini    geri  kalmışlığı   çağdaşlaşmayı   ve   milli  değerleri  işlemişlerdir.

     Bu  yolda  ilk   adımı  Faruk   Nafiz   Çamlıbel  : “  Han   Duvarları   ” adlı  şiiri  ile   atmış,  ardından   aynı  gerçeği  işleyen  “Sanat”  Şiirini  yazmıştır  

    Anadolu’ya   yönelme  bütün  şairlerin   ortak   ülküsü  olmakla   birlikte, her  şair   kendi  zevki,  sanat   anlayışı   ve   dünya   görüşüne   göre   bu   konuya   yaklaşmış; bu  da  bazı   edebî    toplulukların   ortaya   çıkmasını  sağlamıştır

 

 

 

                             BU   DÖNEMDE    ORTAYA   ÇIKAN   TOPLULUKLAR:

   1 – Beş   Hececiler :

    1 –  Hecenin beş şairi adıyla da anılan bu sanatçılar milli edebiyat akımından etkilenmiş ve şiirlerinde

            hece veznini kullanmışlardır.        

            2 – Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir.

   3 – Beş hececiler şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardı

   4 – Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.

  5 – Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler.

           6 – Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar.

           7 – Nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz dizimini şiirlerde de görülmesi beş hececiler de

              çok   rastlanan bir özelliktir.

       Temsilcileri:    Faruk  Nafiz  Çamlıbel,  Y.   Ziya   Ortaç,   Halit   Fahri  Ozansoy,  Orhan   Seyfi  Orhun,

                                 Enis   Behiç   Koryürek.

II –   Memleketçilik:    Beş   hececilerin  devamı  niteliğinde   ola   bir   topluluktur.

       Amacı  :  1 –  Eserlerde  Anadolu,   Anadolu  insanının  sorunları  ve   Anadolu   coğrafyasını  işlemek.

                       2 –   Atatürk   ilke   ve   inkılaplarının   yerleşmesini   sağlamak.

                       3 –  Ulusal   değerlere  sahip   çıkmak

      Temsilcileri:   F.  Nafiz  Çamlıbel,    A .   Kutsi  Tecer,  Kemalettin  Kamu,  ve  Ö.  Bedrettin  Uşaklı

III –   Mistik  Akım :  Batıda  ” Bergson  Felsefesi”  olarak   bilinen   Anadolu’da   ilk  olarak  Ahmet

                   Yesevi,   Mevlânâ  ve  Yunus   Emre’nin   başlattığı,  dinsel  kaynaklı,  maneviyatçı  bir   akındır.

       Amacı :  1 –  Sezgicilikten  hareketle   insan  ruhuna     eğilerek  ruhu  irade  yoluyla   terbiye   etmek.           

                      2 –  Ahlâkı   yücelterek  ideal  insan   yetiştirmek 

                      3 –  Toplumda   sevgi ,    hoşgörü    yardımlaşma   ve  birliği  güçlendirmek.

         Temsilcileri :Necip   Fazıl  Kısakürek,  A.  Hamdi  Tanpınar  ve  Şinasi  Hisarlı.

IV –   Yedi  Meşaleciler :   Yazılarını  “Meşale”  adlı  dergide  yayımlayan  ve    şiirlerini  aynı

                    adı  taşıyan     kitapta   toplamış  olan  yedi  kişilik  topluluktur.     Cumhuriyet   döneminin  ilk

                    resmi  topluluğudur.

        Amacı  :  1 –  Şiirde   canlılık,   samimiyet  ve   sürekli   yeniliği  esas   almışlardır.

                        2 –  Sanatı   ön   plana   alarak  şiirde   hayal  ve   söz  sanatına   çok  yer  vermek.

                       3 – Anadolu’yu yurtseverlik anlayışıyla anlatmayı düşünmüşlerdir; ancak pek başarılı

                            olamamışlardır.

       Temsilcileri : Muammer   Lütfi  Kazancı,  Sabri,  Esat  Siyavuşgil,  Yaşar,  Nabi  Nayır,   Vasfi  Mahir

                              Kocatürk,   Cevdet  Kudret, Ziya  Osman  Saba   ve Kenan  Hulisi  Koray’dır

                     İLK    DÖNEM   EDEBİYATINDA   HİKÂYE     ROMAN   VE  TİYATRO  

    Yakup  Kadri   Karaosmanoğlu, Halide  Edip,  Reşat  Nuri, Refik  Halit  Karay  ….gibi  yazarlar, ikinci  meşrutiyet  döneminde  adını  duyurmuş,  bu  dönemde  olgunluk  çağlarını  yaşamışlardır.

     Bu  dönem  eserlerinde  gerçekçi  bir  anlatım  ve  gözlem   dikkati  çeker.  Duygusallıktan,  yapaylıktan,  ve  süsten  uzaklaşılmış    gerçekçi  toplumcu  bir  yol   izlenmiştir.

     Geri     kalmışlık,  batılılaşma,  batıl  inançlar,  batılılaşmayı  yanlış   anlama, taklitçilik   eğitim  yetersizliği  ve   cumhuriyetle  gelen   yeniliklere  yer  verilmiştir.

     Bu    konular    işlenirken  bir  yandan  toplumun  içinde   bulunduğu  duruma    ayna    tutulmuş,  bir  yandan  da   aksaklıklar,  yanlışlıklar   irdelenerek    toplumun  iyiye,  güzele,  doğruya  yönlendirilip    kalkınması  amaçlanmıştır.

    Yakup  Kadri  Karaosmanoğlu  ” Kiralık  Konak “ta  bozulan  toplumda   idealistlerin  yenik  düşen  ruh  halini ve  üç  kuşak (  eski-  cumhuriyetçi-  batı  taklitçisi )   arasındaki   çatışmaları  işler.  “Yaban”da  halkla  aydın  arasındaki  kopukluk  ve  tezatları, ” Ankara”da ise  cumhuriyet   rejiminin  arayışlarını  anlatır.

     Halide    Edip  Türk  toplumunda   kadın  ve  aile  sorunlarına   ağırlık  vererek; ” Vurun  Kahpeye ” adlı  eserinde   batıl  anlayışın  kadına  bakışını, “Sinekli  Bakkal”da  toplumdaki  insanî  değerleri  gözler  önüne  serer.

     Reşat    Nuri,  Anadolu’yu,  Anadolu  insanının  tutkularını,  özlem  ve  ideallerini  işlerken;  Peyami  Safa, ahlâki  değerlere  önem  vermeyen,  dejenere   olmuş  insanların  ruh  halini anlatır.

       Refik   Halit  Karay:    Memleket  Hikayeleri” nde  Anadolu’nun  geri  kalmışlığını, psikolojik  durumunu,  ” Gurbet  Hikayeleri”nde  vatan  toprağının   önemini   ve  ona  bağlılığı   vurgular.

       Bu  dönemde   tiyatro  da   önemli  bir  atılım   yapmış;  önce  uyarlamalar,    sonra  yerli  eserler   yayım  alanına  girmiştir.

       Bu  eserlerde   işlenen  başlıca   konular :   örf   ve  adetler,    halkın  bâtıl  inançları,    Türk   Tarihi  İstiklal     Savaşı,cumhuriyetin  temel  ilkeleri    doğu-  batı  çatışması.  Ve  toplumda   baş  gösteren    yolsuzluklardır.

      Faruk  Nafiz’ın  “Akın”  Necip  Fazıl’ın  “Reis    Bey ” , “Tohum”, “Bir  Adam  Yaratmak”  Necati  Cumalı’nın  “Nalınlar” ve  Turan  Oflazoğlu’nun   “IV.   Murat “  adlı  eserleri  bu  dönemin  en   ünlü  yapıtlarıdır. 

 

                        

            SON  DÖNEM  (  1940 SONRASI)   EDEBİYATI

Cumhuriyetle başlayan  yeni  edebiyat  bu dönemde  de  devam  etmekle  birlikte  İkinci Dünya Savaşı sonrasında  siyasal  ve  toplumsal  yaşamdaki  değişme  ve  gelişmelere  paralel  olarak  sanat anlayışımızda köklü değişikliklere yol açmış  özellikle  edebyatta yeni  yeni  toplulukların  oluşmasını sağlamıştır.

 SON DÖNEM  EDEBİYATINDA  ORTAYA ÇIKAN  TOLULUKLAE

1 – Garipçiler :  ( Birinci Yeniler )
1 1940 yılına kadar gelen bütün şiir anlayışına karşı çıkan Orhan Veli, Oktay Rıfat Horozcu, Melih Cevdet Anday ortaklaşa “Garip” dergisini çıkarıp bu akımı başlatmışlardır  Buna “I. YENİ ŞİİR HAREKETİ” adı verildi.  İki savaş  arasında yetişip hızla değişen  yaşamın  etkisiyle geçmişte olan  her  şeye karşı  olmalarıyla  tannmışlardır.. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının belki de bütün Türk edebiyatının en farklı gurubu olarak edebiyat tarihinde yer almışlardır

“Şiir halka seslenmelidir” anlayışıyla günlük hayatta olan her şeyi şiire konu olarak almışlardır

               İLKELERİ:

              1 – Şiir süsten sanattan,  şairanelikten  uzak  olmalıdır.

              2- .Şiirde ölçü,  kafiye  ve nazın birimi   gereksizdir.

   3 – Şiir fikirleri aşılamak işin kullanılmamalı.

             4 – Şiirde günlük konuşma dili  kullanılmalıdır.

             5 – Her  türlü  olay  ve  kişi  şiire  konu  olabilmelidir.

   6 – Şiirde önemli olan bütün güzelliğidir.

II – Maviciler:

 

ü        Atilla İlhan’ın 1955–1956 yıllarında çıkardığı derginin adı olan “MAVİ” nin etrafında toplanan Orhan Duru, Ferit Edgü   Denir Özlü,  Tahsin Yücel ve Denitaş Ceynun gibi sanatçıları oluşturduğu guruptur.

ü        Garip akımına tepki olarak çıkmıştır.

ü        Şiirin basit olamayacağını zengin benzetmeli, içli, derin olması gerektiğini savunmuşlardır

ü        Toplumsal gerçekleri savunmayı benimsemişler

ü        Serbest şiir geleneğini ilerletmişlerdir.

11 -İKİNCİ YENİCİLER

 

ü                 1950’lerde “Garip” akımına tepki olarak çıkmıştır.

ü                 Şiirin düşürüldüğü basitliğe son vermek amacıyla ortaya çıkmıştır.

ü                 Cemal Süreyya, İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Ülkü Tamer,Sezai KARAKOÇ

                        bu akımın öncüleridir.

ü                 Sözcüklerin anlamı değil söylenişi önemlidir.

ü                 Her şey insanla başlar insanla biter.

ü                 Şiirin kendine göre bir dili olmalı.

ü                 Şiir diğer edebi türlerden kesin çizgilerle ayrılmalı.

ü                 Önemli olan kelimelerin anlamları değil, şairin ona yüklediği anlamlardır.

 

1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal  konular  Türk demokrasisinde zaman zaman yaşanan kesintiler,  soygun eşkıyalık, ağa – ırgat,  işçi – patron çatışmaları    Sanatçılar arasında olay ve konulara yaklaşım  açısından yine bir gruplaşma görülür  bBunlar

l) Toplumsal  Gerçekçiler:Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları  zaman zaman rejim karşıtı konuları işlemişlerdir
Önemli Temsilcileri:Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek bir Anadolu romanı oluşturdu.
Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana …
Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin kader ve direnişlerini yazdı. Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.

Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği…Tiyatro:72.Koğuş…

Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür.
Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke…
Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır.
Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı…Hikaye: Can Parası.
2 Mili ve Manevi değerleri Benimseyenler :Milli ve manevi değerleri, Türk  kültürü ve kültür emperyalizmini Türk tahini ve ahlâk çöküntüıeri sonucunda ortaya çıkan psikolojik sorunları işlemişlerdir.

 Önemli temsilcileri Peyami Safa Doğu- batı çatışmalarını ahlaki çöküşü gelişen   dünya karşısında insanın yalnızlığını ,ruhsal bunalımlarını işler

Eserleri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu , Yalnızız,  Matamazel  Noralya’nın Koltuğu, Mahşer, Canan , Sözde Kızlar
Tarık Buğra: Türk Tarihin Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır.
Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası

 Ahmet Hamdi Tanpınar :  Kültür emperyalizmi karşısında bozulan toplum  ahlakını, milli ve manevi değerleri işler

 Eserleri. Huzur – Beş  Şehir   Mahmur  Beste – Saatleri  Ayarlama  Enstitüsü     Sahnenin  Dışındakiler

Cemil Meriç: Umrandan Uygarlığa, Kırk Ambar, Hint Edebiyatı, Mağaradakiler, Bu Ülke, Işık Doğudan Gelir

Ahmet  Turan  OFLAZOĞLU : Kezban _ Allah’ın  Dediği  Olur  – Sokrates  Savunuyor – Kösem  Sultan – IV. Murat – Fatih  Bizans  Düştü  -Elif  Ana
3) Bağımsız Yazarlar:
Halikarnas Balıkçısı(Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcılarını…işledi.
Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz…Roman: Deniz Gurbetçileri.

.Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdi
Eserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var…
Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası……
                                                                                                                       GÖNÜL BATTAİ

                                                                                                    Türk  Dili ve  Edebiyatı Öğretmeni

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                        

 

 

 

 

 

         

 

 

   

       

 

 

          

          

 

 

 

 

 


DEHA OLMAK:
İMKANSIZ SANILAN ŞEYLERİN iÇİNDE BİR MÜMKÜN OLDUĞUNU SEZMEKTİR, GEMİLERİN KARADA DA YÜZEBİLECEĞİNİ SEZMEK; MEHMET LERDEN BİRİNİ
FATİH YAPAR…
http://postahane.blogspot.com/

Reklamlar
Yorumlar kapatıldı.
Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: