Bu Hafta Vizyona Giren Filmler

Bu hafta da geçen hafta olduğu gibi 6 yeni film vizyona giriyor. İki Türk filminin yanı sıra ön plana Sacha Baron Cohen’in oynadığı Diktatör filmi çıkıyor.

Borat gibi bir filmle büyük sükse yapan Sacha Baron Cohen bu sefer yine aynı türde fakat farklı yapıdaki bir filmle, Diktatör ile beyazperdeye geri dönüş yapıyor.

Ülkesinde demokrasiyi engelleyen ve tüm istediklerini yaptıran Diktaör, Amerika gezisinde sakallarının kesilmesi sonucunda tanınmaz hale gelir. Kendisinin diktatör olduğunu söylese de kimse inanmaz ve çok zor işler yapmak zorunda kalır. Filme Sacha Baron Cohen’e Ben Kingsley vegüzelyıldızMegan Fox eşlik ediyor.

Yönetmen: Larry Charles

Oyuncular: Sacha Baron Cohen, Ben Kingsler, Anna Faris

Tür: Komedi

Süre: 83 dk

Devamı için tıklayın

Reklamlar

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ ŞİİR-HİKAYE-ROMAN

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE SADE DİL VE HECE ÖLÇÜSÜYLE YAZILMIŞ ŞİİRLER

    Sade dil ve hece vezni ile yazılan bir şiir hareketinin oluşmasında ve gelişmesinde GENÇ KALEMLER dergisi önemli bir işlev görmüştür.
   “Genç Kalemler”,1910-1912 yıllarında Selanik’te yayınlanan milliyetçi bir fikir dergisidir. “Hüsün ve Şiir” adı altında yayın hayatına başlayan dergi, 8. sayıdan itibaren “Genç Kalemler” adını alır. Adını alır. Derginin başyazarı ise Ali Canip Yöntem’dir. Dergide, 1911 yılının nisan ayında Ömer Seyfettin tarafından “Yeni Lisan” adlı bir makale yayımlanır.
   Yeni Lisan hareketinin özünü, dilde sadeleşmenin  gerçekleşmesinin, Türkçeden yabancı kuralların çıkarılması ve yazı dili ile konuşma dili arasındaki ayrımın ortada kaldırılması oluşturur. Bu hareket dilde birliği ve ulusallaşmayı savunmuştur. “Ziya Gökalp”ın
   “Aruz sizin olsun hece bizimdir,
    Halkın söylediği Türkçe bizimdir;
    Leyl sizin, şeb sizin, gece bizimdir,
    Değildir bir mana üç ada muhtaç.”

dizeleriyle ortaya koyduğu anlayış bir ilke haline gelmiş; hece ölçüsüyle şiir yazmak, aruzla şiir yazan şairleri de etkileyecek şekilde edebiyatta yer etmiştir.
Özellikleri:
•   Sade bir dil kullanılmıştır.
•   Hece vezni kullanılmıştır.
•   Halk şiirinden yararlanılmıştır.
•   Halkın ve ülkenin sorunları işlenmiştir.
•   Öğretici niteliği ağır basan şiirler yazılmıştır.
•   Milliyetçilik ve Türkçülük fikrini işleyen, milli coşkuyu artırıcı şiirler yazılmıştır.
•   Şiirlerde yalnız dörtlük değil, değişik dize kümeleri kullanılmış, Batı edebiyatı kaynaklı nazım şekillerinden yararlanılmıştır.
Milli Edebiyat Döneminde Sade Dil ve Hece Ölçüsüyle Yazılan Şiirlerde Ahengi Sağlayan Unsurlar:
   Milli Edebiyat Akımı şairleri şiirde ölçü ve uyağa önem vermişler, çoğu zaman doldurma uyaklarla ahengi sağlama yoluna gitmişlerdir. Hece ölçüsü kullanmaları da şiirde ahengi sağlamaya yönelik bir adımdır.
Ritim Özellikleri:
   Ritim hece ölçüsündeki duraklarla sağlanmıştır. Ses tekrarları ve sözcük tekrarları da ritmi sağlamaya yardımcı olur.
Ses ve Söyleyiş Özellikleri:
   Milli Edebiyat şairlerinin, özellikle gençleri vatan savunmasına teşvik edici şiirlerinde ve Türklük fikrinin aşılandığı manzumelerinde coşkulu bir söyleyiş göze çarpar. Ancak onların Servet-i Fünûn şairleri gibi bireysel duyarlılıkları anlattıkları duygusal şiirleri de vardır.
Yapı:
   Halk edebiyatından esinlenmiş olsalar da heceyle yeni kalıplar denemekten geri durmamışlardır. Hatta Batı kaynaklı nazım şekillerini (sone) de kullanmışlardır.
Söz Sanatları ve İmge:
   Şiirlerini söz sanatları ile süsleme gibi bir tavır takınmamışlardır. Ancak benzetme, teşhis, tekrir gibi Halk şirinde sıkça kullanılan söz sanatlarını sıkça kullanmışlardır. Şiirleri imge açısından da çok zengin değildir. Çünkü onlar olabildiğince düz, yalın, açık, anlaşılır, düz şiirler yazmışlardır. Şiirlerin önemli bir kısmında kuru bir didaktizm göze çarpar.
ZİYA GÖKALP (1876–1924)
     Şiirleri de düz yazıları da fikir ağırlıklıdır. O, bunlarda sanatsal bir ağırlığa yönelmediği gibi dilsel bir yetkinliğe ulaşamamıştır. Onun en büyük özelliği Türkçülük sisteminin bir düzene bağlamasıdır.
     Milli Edebiyat Akımına düşünsel yönden büyük katkılar sunmuştur.
     Edebiyatımızın gelişmesi için halka, ulusal kaynaklara gidilmesi, yalın bir dil kullanılması, aruz yerine hece ölçüsünün tercih edilmesi konuşma dili ile yazı dilinin birleştirilmesi, Halk edebiyat ile Batı edebiyatının örnek alınması gerektiğini savunur.
     Eserinde sade, konuşma diline yakın, doğal, kolay anlaşılır bir dil kullanmıştır. Türk mitolojisinden, Türk folklorundan, Dede Korkut Hikâyelerinden, masalardan yararlanılır.
Hece ölçüsünün benimsenip yaygınlaşmasında büyük rolü olmuştur.
İnceleme, makale, didaktik şiir, manzum destan, masal türlerinde eserler vermiştir.
ESERLERİ:
Yeni Hayat, Kızıl Elma, Altın Işık (Şiir)
Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak
Trükçülüğün Esasları
Türk Medeniyet Tarihi
Malta Mektupları
MEHMET EMİN YURDAKUL
*Tanzimat Döneminde ortaya çıkan “halk için halk diliyle yazma” anlayışını Servet-i Fünûn Döneminde yeniden canlandıran sanatçı Mehmet Emin Yurdakul’dur.
*Şiirlerinde Türk milletinin yüceliğini haykırır.
*1897’de Türk-Yunan Savaşı sırasında “Cenge Giderken” adlı şiiri yazmıştır. Bu şiiri yazmıştır. Bu şiirin ilk dizesi olan “Ben bir Türküm; dinim, cinsim uludur.” sözüyle edebiyatımızda yeni bir çığır açmıştır.
*Şiirlerinde kahramanlık ve milli bilinci öne çıkararak savaşa giden halkı cesaretlendirmiştir.
*Konuşma diliyle ve hece ölçüsüyle şiirler yazmak gerektiği üzerinde durmuştur.
*Türkçe şiirler adlı kitabıyla edebiyat çevrelerinde sesini duyurmuştur. Onun bu eseri ile Türkçülük edebiyat alanına girmiştir.
*Sade dil ve hece ölçüsü ile şiirler yazan ilk şairdir.
*Milli duyguları ve sosyal konuları işlemiştir.
*Dil ve şekil özellikleri bakımından halk şiirinden etkilenmiştir.

Cenge Giderken
Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz giderim.

Muhammed’in kitabını kaldırtmam;
Osmancık’ın bayrağını aldırtmam;
Düşmanımı vatanıma saldırtmam.
Tanrı evi viran olmaz, giderim.

Bu topraklar ecdadımın ocağı;
Evim, köyüm hep bu yerin bucağı;
İşte vatan, işte Tanrı kucağı.
Ata yurdun, evlat bozmaz, giderim.

Tanrım şahit, duracağım sözümde;
Milletimin sevgileri özümde;
Vatanımdan başka şey yok gözümde.
Yâr yatağın düşman almaz, giderim.

Ak gömlekle gözyaşımı silerim;
Kara taşla bıçağımı bilerim;
Vatanımçin yücelikler dilerim.
Bu dünyada kimse kalmaz, giderim.
              Mehmet Emin Yurdakul
     Mehmet Emin Yurdakul “Anadolu’dan Bir Ses yahut Cenge Giderken” adlı bu şiirini, 1897′de Türk-Yunan Savaşı üzerine yazmıştır. Bu onun ilk şiiridir. Şiir, Selanik’te Asır gazetesinde yayımlandığında büyük yankı uyandırmıştır. Anadolu insanının vatanı uğruna her türlü fedakârlığa katlanacağı düşüncesini dile getiren şair, bu şiiriyle genç nesillerin gönlünde millî uyanışın ateşini yakmıştır. Bu şiirde, bir aydının ilk kez millî bilinç ve övünçle halka seslendiği görülür.
     Bu şiirde Türkçülük akımının etkisi daha ilk dizede “Ben bîr Türküm şeklinde kendini gösteriyor. Bu dizede din, milliyet ve cinsin (soy) ululuğundan söz edilerek Türklük vurgusu yapıyor. Şair daha sonra, Türk evladının vatan kulu olduğunu belirterek onu korumak için evde durmayıp savaşa gideceğini söylüyor. Daha sonra gelen dizelerde de Hz. Muhammed, Kur’an-Kerim ve Osman Bey’e göndermeler yapıyor. Burada bu sözüyle devlete işaret ediyor. Bunları korumak için cepheye gidilmesi gerektiğini haykırıyor. Ecdadımızın ocağı olan bu topraklar için Tanrı evinin, yani camilerin viran olmaması için her Türk evladının cepheye koşa koşa gideceğini belirtiyor. Bu şiirin ana temasının milliyetçilik ve Türkçülük olduğunu, şiirde derin bir vatan sevgisinin işlendiğini söyleyebiliriz. Bu kavramlar, savaşa giden bir Anadolu köylüsünün duyguları etrafında dile getirilmiştir.
     Biçimsel olarak baktığımızda ise bu şiirin dörtlüklerle, 11′li hece ölçüsüyle ve yalın bir dille yazıldığını görüyoruz. Şiir bu yönüyle Halk şiirinden izler taşımaktadır. Dörtlüklerin ilk üç dizesi kendi içinde uyaklı, dördüncü dizeler ise bütün şiirde birbiriyle uyaklıdır, (aaab-cccb-dddb…) Ne var ki şair, şiirin biçimsel yönü üzerinde fazla özenli davranmamış. Çünkü bu konuda şiirin bütününde bir birlikten söz edilemiyor.
Bu şiirin önemli özelliklerinden biri de dil ve şekil özelliklerini Türk Halk şiirinden almasıdır. Mehmet Emin Yurdakul’un, halkın konuşma dilini ve hece ölçüsünü esas alarak açtığı bu çığır, Türkçülük fikirleriyle beslenerek Millî Edebiyat akımının temellerini oluşturmuştur. Kullanılan dil bakımdan şiirin oldukça yalın bir dille yazıldığını görüyoruz. Hele şiirin yazıldığı dönem göz önüne alındığında son derece açık, anlaşılır bir Türkçenin kullanıldığını söyleyebiliriz. Şairin Türkçe kökenli bazı sözcükleri kullanmada da hassas davrandığını söylemek mümkündür. Örneğin, “Allah” sözü yerine “Tanrı” sözünü kullanması bunu gösteriyor.
     Sonuçta bu şiiri ortaya çıktığı dönemin koşulları içinde ele almak gerekir. Mehmet Emin Yurdakul’un bu şiiri de estetik bakımdan çok mükemmel bir şiir olmamakla birlikte, Türk edebiyatında Türk şiirinde yepyeni bir çığır açmıştır. Bu şiir, Türk adının neredeyse unutulduğu bir dönemde yeni yetişen nesiller için, âdeta millî uyanışın bir şarkısı kabul edilmiş ve dillerde dolaşmıştır.
     “Ağlıyordu ırmaklar” diyerek insana ait bir özellik olan “ağlama” eylemini ırmaklara aktararak kişileştirme yapıyor. Soru cümleriyle ve karşılıklı konuşma üslubuyla şiire bir ahenk kazandırmak istiyor. Şiirin içeriğini ise yoksul Anadolu halkının dramı oluşturuyor. İstanbul, aydınlarıyla ve yöneticileriyle Anadolu insanına yabancıdır. Şair, bu durumu Anadolu insanının ağzından şu dizelerle anlatmaktadır.
Epik bir şiirdir
İmgeleri: Tanrı evi, Yaradan’ın Kitabı, Ak gömlek, Ecdadın ocağı, Osmancığın Bayrağı
              Ali Canip Yöntem
                1887 yılında İstanbul`da dünyaya geldi. Selanik Hukuk Mektebi`nde okurken son sınıftayken okulu bıraktı. Gençlik yıllarında Selanik`te yayımlanan Genç Kalemler (1910-12) dergisinin başyazılarını yazdı. Öğretmenliği seçen Ali Canip, Çanakkale Sultanisi edebiyat ve felsefe öğretmenliğine atandı. İstanbul`da Gelenbevi Sultanisi`nde ve İstanbul Darülmuallimini`nde öğretmenlik yaptı. Edebiyat İncelemeleri Komisyonu`na seçildi. Ankara hükümetinin çağrısı üzerine 1921`de Anadolu`ya geçerek Trabzon Sultanisi müdürlüğü, 1922 senesinde de Giresun maarif müdürlüğü vazifesini üstlendi. Daha sonra maarif müfettişliği yaptı, Kabataş Erkek Lisesi`nde ve İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümün`de öğrencilere ders verdi. Ayrıca lise edebiyat programlarının düzenlenmesinde görev aldı ve okullara yönelik ders kitapları hazırladı. Ordu milletvekili  ve Demokrat Parti`den Bursa milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi`nde görev yaptı. Türk Tarih Kurumu üyeliğinde bulundu ve Türk Dil Kurumu merkez üyeliğinde bulundu.
                Edebiyata şiirle başlayan Ali Canip Yöntem, hece ölçüsüyle ve sade bir dille yazdığı şiirlerini 1917-1918`de Yeni Mecmua`da yayımladı. Tek şiir kitabı Geçtiğim Yol ismini taşır. Çoğu Türk Yurdu`nda yayımlanmış olan makalelerini Milli Edebiyat Meselesi ve Cenap Beyle Münakaşalarım (1918) adlı kitapta toplamıştır. Epope (1927, 1963) ile Ömer Seyfettin; Hayatı ve Eserleri (1935), diğer önemli iki kitabıdır.
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE SAF (ÖZ) ŞİİR ANLAYIŞI:
                Millî Edebiyat döneminin etkili olduğu yıllarda Yahya Kemal ve Ahmet Haşim başta olmak üzere saf (öz) şiir anlayışına uygun şiirler yazan sanatçılar vardır. Bunlar dönemin yaygın anla­yışı olan hece vezniyle, yalın bir dille, devrin gerçeklerini, hal­kın sorunlarını dile getiren şiirler yazmak yerine, sanat değeri yüksek saf (öz) şiire yönelmişlerdir.
                Bu iki şair, Yeni Lisancılar ola­rak bilenen şairlerden ayrı bir yol izler. Hece vezninin yaygın biçimde kullandığı bu dönemde onlar aruzla şi­ir yazmayı sürdürür. Ahmet Haşim’e göre şiir, nesre çevrilme olanağı bu­lunmayan nazımdır; şiir musiki ile söz arasında, söz­den çok musikiye yakın, ortalama bir dildir. Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet Haşim, ”sanat için sanat” anlayışıyla şiirler yazar. Amacı saf ve güzel şiirler yaz­maktır. Onun şiirleri, hiçbir şeyin aracı değildir.
                Yahya Kemal ise şiirin, nesirden bambaşka bir nitelik­te, musikiden başka türlü bir musiki olduğu görüşün­dedir. Batı’da gördüğü “parnasizm” akımından etkilen­miş ve bu anlayışla, divan şiiri anlayışıyla modern şii­rin söyleyiş özelliklerini birleştirerek bir sentez oluştur­muştur. Sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam bir anlatıma önem vermiştir.
                Bireysel konularda yazmışlardır.
                Dil doğal dilden farklıdır. Sözcüklere yeni anlamlar yükleyerek imge oluşturma yoluna gitmişlerdir.


Yahya Kemal

    Şiirimize modern şiir anlayışını kazandıran Yahya Kemal yer yer günlük yaşamın dışına çıkarak tarihin kahramanlıklarına kadar uzanan bir edebiyatı bünyesinde barındırır.
    Tanzimattan itibaren unutulmaya yüz tutmuş eski şiirimizi canlandırıp yeni şiirle eski şiir arasında köprü kuran  sanatçının şiirini iki önemli unsur oluşturur: Biri İstanbul Türkçesi, diğeri ise şiirdeki ritimdir. Şiirindeki ritim ise güçlü imgelerle sağlamıştır. Sanatçı bu ritim ve imgelem dünyası oluştururken Batı taklidini özellikle reddedip, Batılı anlayışla     Türk şiiri oluşturmayı amaçlamıştır.
    Şiirde Baudelaire, Mallarme ve Verlaine gibi öz şiir taraftarlarının etkisinde kalan Yahya Kemal, Türk şiirinde gerçekleştirmek istediği ikinci gayesinin de “şiiri hâlis olmayan unsurlardan kurtarmak ve ona asıl unsuru olan ritmi bahşetmek”   olduğunu söyler.
    Yahya Kemal’in eserlerindeki temel ruh kolektif ruhtur. O, bu ruhun çeşitli tezahürlerini İstanbul isimli geniş mekanda görür, klasik Türk musikîsine has sesle hisseder ve berceste mısraya has söyleyiş biçimini bulur.
Yahya Kemal’in parnasyen anlayışı onun şiirindeki musikî anlayışını yansıtır. “Kar Musikîleri” adlı şiiri de bu bağlamda, işleyeceğimiz “kar” teması açısından sanatçının imgesel şiirinin temsilcisidir.
“Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.”

dizeleriyle başlayan şiirinde ilk beyit itibariyle sıkıntı ve kederi karşılayan “kar” sanatçıyı karamsarlığa iter. Ela aldığımız beyitin ikinci dizesinde ise sanatçı, bu sıkıntıların hiç bitmeyeceğini düşünür. Bu ise sanatçının karamsarlığının göstergesidir.
   Devam eden dizelerde sanatçının üzerindeki sıkıntı ve hüzün devam etmektedir. “Kar” imgesinin karşıladığı bu sıkıntılar sanatçıyı o kadar sarmıştır ki, sanatçı yaşamdan ve yaşadıklarından uzaklaşmıştır. Sıkıntılarına odaklanmıştır. Bu düşüncelerini ise;
 “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.”

dizeleriyle dile getirir.
   Şiirin devamında şair, bu sıkıntılardan kurtulacağı için heveslidir. İlk beyitlerde sanatçının üzerinde etkili olan karamsarlık, şiirin son beyitlerine doğru yerini  sıkıntılardan kurtulma hevesine bırakır. Fakat bu heves uzun sürmez.
“Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez’deyim artık!”

dizeleri içinde bulunulan bu durumun sözcüsü olur. Sanatçı, kar ve karın temsil ettiği sıkıntılardan kurtulduğunu sansa da bunun rüya ve hayal olduğuna kendini inandırmıştır. Körfez olarak nitelendirdiği sıkıntılardan kurtulma zamanını,  ancak rüyalarında görebilecektir.  Bu dizelerden de anlaşılabileceği gibi sanatçı tekrar karamsar bir havaya bürünür. İçindeki heves kaybolur. Kar yine sanatçı için sıkıntının, hüznün ve karamsarlığın sembolü olur.

Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)

*Üsküp’te doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Üsküp, Selanik ve İstanbul’da yaptıktan sonra 1903’te Paris’e gitmiştir.
*Kişiliği Paris’te Albert Sorel’den aldığı tarih dersi ile şekillenmiştir. Sorel’den aldığı metotla Osmanlı tarihini incelemeye başlamıştır.
*Baudelaire, Victor Hugo, Verlaine gibi Fransız şairlerinin etkisinde kalmıştır.
*Onun şiirlerinin çıkış noktası Osmanlı tarihi ve şiiridir. Onun şiirlerinde neo-klasik bir anlayış vardır. Yeni şekillerle ve sade bir dille yazdıklarında bile Osmanlı medeniyetine bağlı olduğu görülür.
*Konu olarak tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi ön plandadır.
*Yahya Kemal’de tarihe yaslanan bir milliyetçilik vardır.
*Duygu, düşünce ve hayali ustalıkla kaynaştıran şair, pek çoğuna hikâye karakteri verdiği lirik-epik şiirleri geniş bir kültürün, derin bir felsefenin ürünüdür.
*Sanatçı şiirde iç ahengi her şeyden üstün tutan sanatçı, şiirleri de şiirsel bir bütünlüğe ulaşmış; iç ve dış ahenklerin yardımı ile bu konuda başarılı olmuştur. Bu ahengin oluşumunda daha elverişli olduğu için “Ok” şiiri dışındaki tüm şiirlerin aruz vezni ile yazmıştır.
*Divan şiirimizin Batı şiirindeki bütün anlayışıyla ele almıştır; bu şiiri çağdaş bir yorumla yeniden sunmuş neo-klasik bir şairdir.
*Aruza en güzel şeklini vermiştir.
*Şiirlerinin yanında düzyazı olarak makale, gezi, deneme, anı, fıkra, mektup, hikaye, monografi türlerinde yazılar yazmış, çeviriler yapmıştır.
Şiir: Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgârıyla, Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş Bitmemiş şiirler
Düzyazı: Aziz İstanbul, Eğil Dağlar, Siyasi Hikâyeler, Siyasi ve Edebi Portreler, Edebiyata Dair, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve edebi Hatıralarım,
Tarih Muhasebeleri, Mektuplar-Makaleler
Ahmet Haşim (1884-1933)

*Türk edebiyatında sembolizmin en önemli temsilcisidir.
*Şiirlerini aruz ölçüsü ile kaleme almıştır.
*Eserlerinde oldukça ağır bir dil kullanmıştır.
*Haşim’e göre şiir, hissedilmek, duyulmak için yazılan bir türdür. Şiirde ahenk, musiki, anlamda önce gelir. Üstelik şiir anlaşılmak için değil, duyulmak için yazılmalıdır. Şiirin dili, musiki ile söz arasında ve sözden ziyade musikiye yakındır.
*Ahmet Haşim, şiirlerinde dış dünyayı olduğu gibi değil, hayallerle süsleyerek şiire aktarmıştır. Şiirinde anlam kapalılığından yanadır. Ona göre şiiri herkes nasıl anlıyorsa şiirin anlamı odur.
*Haşim, yaşadığı dünyada mutlu değildir, onun iç dünyasına karamsarlık hâkimdir. Bu karamsarlık onun şiirlerine de yansımıştır. Bu karamsarlığın oluşmasında annesini küçük yaşta kaybetmesi ve yüzündeki yara önemli olmuştur.
*Haşim hep aynı tarz şiir yazmıştır. Şiirlerinde aşamalı bir değişme yoktur. Yalnızca derinleşme, ustalaşma söz konusudur. Şiirimize getirdiği imgeler özgün olmakla birlikte Türk hayal sisteminin ve doğayı algılama ve yorumlayışın bir ürünü değildir.
*Haşim, Batı şiirini özellikle Fransız şiirini iyi incelemiştir. Baudelaire, Rodenbach, Valery, Mallerme gibi şairlerin etkisi görülür.
*”Sanat şahsi ve muteremdir.” Görüşüne ömrünün sonuna kadar bağlı kalmıştır. Bu bakımdan Haşim’in şiirlerinde hiçbir ideolojik, sosyal ve siyasal konu yer almaz.
*Şiirleri belli bir anı yakalamak için çaba gösteren empresyonist ressamları akla getiren Haşim’in üç döneminde, üç ayrı renge düşkünlük göstermiştir.
*Şiir-i kamer’de sarı, Göl Saatleri’nde kara, Piyale’de kırmızı renkler ağır basar.
*Haşim’in en çok kullandığı nazım birimi dörtlüktür. Biçim açısından şiirimize getirdiği önemli bir yenilik ise serbest müstezattır.
*Haşim’in dili çok küçük bir sözlükten oluşur. Sözcüklerin az olması, işlediği konuların sınırlılığındandır. Onun konularında, benzetmelerinde, duygularında, düşüncelerinde bir çeşitlilik bulunmaz; hep aynı şeyleri hem de aynı sözcüklerle anlatır.
Milli Edebiyat Döneminde Halkın Yaşayış Tarzını Ve Değerlerini Anlatan Manzumeler
                Bu anlayışın temsilcisi Mehmet Akif’tir. Şair, yaz­dığı şiir ve manzumelerde halkın dinî ve millî değerle­ri, yaşama tarzı üzerinde durur. Millî Edebiyat yılların­da Mehmet Akif, daha önce Tevfik Fikret’te gördüğü­müz ”nazmı nesre yaklaştırma” anlayışını sürdürüp geliştirmiştir. Şiirde Tevfik Fikret’ten devraldığı ”ger­çekçiliği” geliştirmiş, ”hayal ile alışverişi olmadığını, her ne demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin hakikat olduğunu” bildirmiştir. Manzumele­rinde halkın yaşama biçimini gerçekçi biçimde yansıt­mıştır. Mehmet Akif, Halkın yaşamını yansıtmasına kar­şın, hece ölçüsünü değil, aruz veznini kullanmıştır.


Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
– Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın,
– Mehmed Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak için
Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
Ne işin var kiremitlerde a sersem desene
İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
Hadi aktarmıyayım… Kim getirir ekmeğimi?
Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!


                Bu dizeler Türk edebiyatında manzum hikâye türünün en başarılı örneklerini veren Mehmet Akif’in Seyfi Ba­ba şiirinden alınmıştır. Bu dizelerde şairle Seyfi Baba’nın arasında geçen diyaloglar yer almaktadır. Şiirde gerçeklik duygusu ön plandadır. Mehmet Akif, bu şii­rinde de gördüğünü, yaşadığını anlatmıştır. Mehmet Akif’in toplumu bilinçlendirme, ona mesaj verme çaba­sı da özellikle son beyitte açıkça görülmektedir. Yuka­rıdaki dizelerde yalın ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Şi­ir aruz vezni ve beyit nazım birimiyle yazılmıştır.
Bizim mahalle de İstanbul’un kenarı demek:
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek!
Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır!
Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak
Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
Geçende Fatih’e çıktık ikindi üstü biraz.
Kömürcüler Kapısı’ndan girince biz, develer
Kızın merakını celp etti, daima da eder:
O anda mekteb-i rüştiyyeden taburla çıkan
Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin…
Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hazin…
Evet, bu yavruların hepsi, pür-sürûd-ı şebâb,
Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb.
Birazdan oynayacak hepsi bunların, ne iyi,
Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında-
İlel-ebed çekecek dûş-ı ıztırârında!
O yük değil, kaderin bir cezası ma’sûma…
Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkûma!
     Küfe şiirinde idealleri ile yaşamak zorunda olduğu hayat arasındaki çatışmayı yaşayan bir çocuğun dramı anlatılır. Hasan adlı bu çocuğun yaşadığı mekân, onun mahkum olduğu hayatın da habercisi durumundadır. Zabit olmak ideali ile belirli bir yaşa gelmiş Hasan’ın hamal olan babasının ölümü ile farklı bir hayata mahkum oluşu hikâyenin çatısını oluşturur. Ancak burada Akif’in acıma duygusu gibi bir yüksek değer normu karşımıza çıkar. Sonra bu duygu toplumsal bir tepkiye dönüşür
     Küfe şiirinde idealleri ile yaşamak zorunda olduğu hayat arasındaki çatışmayı yaşayan bir çocuğun dramı anlatılır.
İstanbul’da yan yana yaşayan zengin ve yoksul karşılaştırılmaktadır. Bu karşılaştırmada Akif, yoksullardan yana tavrını ortaya koymaktadır.
* Metinde duygu, ses akışıyla birlikte verilmiştir.
* Her iki dizede bir değişen redif ve uyaklarla ve a a b b c c … uyak düzeniyle ses akışı sağlanmıştır.
* Ritim, aruz ölçüsüyle sağlanmıştır.
* Sözcükler ağırlıklı olarak gerçek anlamıyla kullanılmıştır.
* Metinde anlatılanlar yaşanması mümkün olan olaylardır.        * Gerçek ha­yattan yapılan gözlemler bire bir anlatılmıştır.
Metnin olay örgüsü:
1. Şairin mahallede yürümesi          2. Değneğe küfenin takılması
3. Hasan ve annesiyle konuşmaları 4. Hasanın okumak istemesi
5. Şairin oradan ayrılması
Manzume ve Şiir Arasındaki Ayırıcı Özellikler:
* Şiirde anlatılanları düz yazıyla ifade edemeyiz, manzumede anlatı­lanları düz yazıyla ifade edebiliriz.
* Şiirde olay örgüsü yoktur, manzumede olay örgüsü vardır.
* Şiirde bireysellik duygu ve çağrışım ön plandadır; manzumede top­lumsal konular yaşanmış ya da yaşanabilecek olaylar işlenir.
* Şiirde çok anlamlılık ve imge ağır basarken manzumede sözcükler genellikle gerçek anlamında kullanılır.
* Manzumeler genellikle didaktik metinlerdir.
Mehmet Akif Ersoy
1873’te İstanbul’da doğdu. 27 Aralık 1936’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. 4 yaşında Fatih’te Emir Buhari Mahalle Mektebi’nde başladığı eğitimini Fatih Merkez Rüştiyesi’nde sürdürdü. Ardından Mülkiye Mektebi’nin idadi (lise) bölümünü bitirdi. Babasından Arapça öğrendi. Fatih Camii’nde İran edebiyatı okutan Esad Dede’nin derslerini izledi. Farsça ve Fransızca öğrendi. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine Mülkiye’nin yüksek kısmından ayrılmak zorunda kaldı. 1889’da girdiği Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’ni 1893’te birincilikle bitirdi. Ziraat ve Ticaret Nezareti’nde veteriner olarak çalışmaya başladı. Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan’da dolaştı. Geniş halk kesimleriyle, köylülerle yakın ilişkiler kurdu. Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907’de Çiftçilik Makinist Mektebi’nde ders verdi. 1908’de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine atandı. Umur-ı Baytariye Müdür Muavini görevine getirildi. Kısa süre sonra bu görevden ayrılıp yalnızca Halkalı Mülkiye Baytar Mektebi’nde ders vermeyi sürdürdü.

İstiklal Marşı
1913’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. 1. Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya’daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Daha sonra Arabistan ve Lübnan’a gitti. Batı uygarlığının koşullarına ve Doğu-Batı çelişkisine tanık oldu. İstanbul’a dönüşünde Dâr-ül-Hikmet-i İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine atandı. İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’da başlayan kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşma, İstanbul hükümetini endişelendirdi, görevinden alındı. Ama o mücadalesini sürdürdü. Camilerde yaptığı konuşmaların metinleri çoğaltılarak bütün yurda dağıtıldı. Ankara hükümetinin kurulması üzerine Burdur mebusu olarak Büyük Millet Meclisi’ne girdi. O sırada İstiklal Marşı için açılan yarışmaya katılan 724 eserin hiçbiri beğenilmemişti. Maarif vekilinin isteği üzerine 1921’de “İstiklal Marşı”nı yazdı. Metin, 12 Mart 1921’de Büyük Millet Meclis’nde kabul edildi. Mehmet Akif, ödül olarak kendisine verilen 500 lirayı Türk Ordusu’na armağan etti.

Mısır dersleri
Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’a geldi. Milli Mücadele‘nin yarattığı koşullarla çelişkiye düştü. 1923’te Mısır’a gitti. Birkaç yıl kışları Mısır’da yazları İstanbul’da geçirdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin “laik” olması ilkesi kabul edilince tümüyle Mısır’a yerleşti. 1936’ya kadar Mısır’da Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. Bir yandan da Kur’an’ın Türkçe’ye çevrilmesine çalışıyordu. Siroz hastalığına yakalandı. Hava değişimi için 1935’te Lübnan’a, 1936’da Antakya’ya gitti. Aynı yıl ülkesinde ölme isteğiyle Türkiye’ye döndü. 27 Aralık 1936’da hastalığın pençesinden kurtulamadı ve yaşamını yitirdi.

Edebiyatla ilgisi baytar mektebindeki öğrenciliği sırasında başladı. İlk şiiri “Kur’an’a Hitab” 1895’te “Mektep” adlı dergide yayınlandı. Ardından “Resimli Gazete“de şiirleri çıktı. O dönemde yazdığı ahlak, din, bilgelik temalarını işleyen didaktik şiirlerini temel eseri “Safahat”a almadı. Öğretmeni İsmail Safa’nın etkisini taşıyan mesnevileri, edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. 2’nci Meşrutiyet’in ilanından sonra daha önce yazıp ortaya çıkarmadığı yazıları yayınlanmaya başladı. 1908-1910 arasında Sırat’ı Müstakim (sonradan Sebilü’r Reşad adını aldı) dergisinde yazdı. En ünlü şiirleri “Küfe” ve “Seyfi Baba” bu dönemde yayınlandı.

Safahat
Temel eseri “Safahat” 7 kitaptan oluşur. Birinci kitap olan 1911 tarihli “Safahat”ta, Osmanlı toplumunun meşrutiyet yıllarındaki durumu anlatılır. “Süleymaniye Kürsüsünde” isimli 1912 tarihli ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarının halkla ilişkisi dile getirilir. 1913 tarihli “Hakkın Sesleri” adlı bölümde, eski dinsel-didaktik Türk yapıtlarında olduğu gibi her şiirin başında bir ayet yer alır. Bu ayetler günün siyasal ve toplumsal olaylarının yorumuna ışık tutar. 1914 tarihli ve “Fatih Kürsüsünde” adlı dördüncü bölümde, yeni kuşaklara çalışma ve mücadele ruhu kazandırmak isteyen düşünceler yer alır. 1917 tarihli “Hatıralar” bölümünde 1’inci Dünya Savaşı sırasında yazılmış şiirler bulunur. Her birinin başına bir hadis konular bu şiirlerde “İslam Birliği” ülküsü vurgulanır. 1924 tarihli “Asım” ismindeki 6’ncı bölümde 1’inci Dünya Savaşı günlerinden tablolar çizilir. 1933 tarihli 7’nci bölüm olan “Gölgeler”de dinsel konulu şiirler ve dörtlükler yer alır.

Şiiri
Mehmet Akif’in şiiri anlatıya ve öğüde dayanır. Ama din yönünden ulaştığı başarı, öğüt ve anlatıyı donukluktan kurtarır. Zaman zaman didaktizmin sakıncalarını hafifleten bir mizah ön plana çıkar. Zaman zaman da coşku ve içtenlik gibi öğeler şiiri söylev parçası olmaktan kurtarır. “Sanat sanat içindir” tezine her zaman karşı çıktı. Ona göre şiir, “libas hizmetini, gıda vazifesini görmelidir. Gerçeği her an ve bütün çıplaklığıyla yakalamalıdır.” İstanbul halkının konuşma dili kadar Osmanlıcayı da çok iyi bildiği için aruz veznini ustalıkla kullanır. Türkçülük hareketine ve Milli edebiyat akımına karşı çıkar. Kurtuluşu Batılılaşma’da gören Tevfik Fikret ile catışır. İslam Birliği’ni savunurken, İslam dünyasındaki durağanlığı da sert dille eleştirir. Savaş, bunalım ve yokluk yıllarının yoksul insanları Türk edebiyatında gerçek yüzleri ve sorunlarıyla ilk kez onun şiirlerinde ele alınır.

                MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE ROMAN
                Bu dönem romancıları topluma karşı duyarlı kişilerdir. Toplumdaki olaylara kayıtsız kalmamışlardır.
                Başlangıçta Fecr-i Âtî topluluğuna bağlı olarak hareket ettikten sonra “Yeni Lisan” makalesindeki memleketten bahseden edebiyat oluşturma çizgisinde birleşmişlerdir. Bu birleşim; romanın konusunu, dilini etkilemiştir.
                Milli edebiyat romancılarının ortak özellikleri; toplumun ve bireyin problemlerini dengeli olarak işlemek, memleket ve millet sevgisini romantik duygularla beslemek, milli değerlere sempati ile yaklaşmak şeklinde özetlenebilir.
                MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNİN ROMANININ YAPI ÖZELLİKLERİ
Olay: Olaylar, genelde tarihi ve toplumsal gerçekliklerden hareketle tasarlanmıştır. Bu dönem romanlarında olaylarda; İstanbul dışında, memleket sorunları etrafında oluşmuştur.
Kişiler: Milli Edebiyat romanı dışa-Anadolu’ya açılmış-başka insanların da var olduğu bilinciyle hareket eden, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına, sıkıntılarına yabancı kalmayan kahramanların romanı olmuştur.
Zaman: Genelde kendi yaşadıkları zamanın tarihi ve sosyal konularını ele almışlardır.
Mekân: Mekan olarak şehir, kasaba ve köyleriyle Anadolu; romana bir taraftan gerçekçi bir bakış açısıyla, diğer taraftan da bir memleket romantizmi ile girmiştir.
                Milli Edebiyat Dönemi Romanının Tema Özellikleri:
       Romanların teması bireysellikten kurtarmış, toplumsal konular tema işlenmiştir.
       Tema; Siyasi kavgalar, Türkçülük, yanlış Batılılaşma, kuşaklar arası çatışma, geri kalmışlık, eğitimsizlik, cehalet, yoksulluk…
Dil ve Anlatım Özellikleri:
   Eserlerin günlük konuşma diliyle yazılması gerektiğini savunmuşlardır. Sade dil ile yazılmıştır.
Etkilenen Akımlar:
Sanatçıların yaşadığı dönemin toplumsal gerçekliğinden hareketle kurgulanmıştır. Bu eserler, iyi bir gözlem sonucunda yazılmıştır. Bu yönüyle Milli edebiyat Dönemi romanları realist özellik taşımaktadır.
              Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)
                27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu, 13 Aralık 1974’te Ankara’da öldü. Yazar, diplomat, politikacı. Karaosmanoğulları’ndan Abdülkadir Bey ile İkbal Hanım’ın oğlu. Yazar Burhan Asaf Belge’nin eniştesi. Yazar Murat Belge’nin eniştesi. İlköğrenimine ailesiyle birlikte 6 yaşındayken gittiği Manisa’da başladı. 1903’te İzmir İdadisi’ne girdi. Ömer Seyfettin, Şahabeddin Süleyman ve Baha Tevfik ile burada tanıştı. Babasının ölümünden sonra 1905’te annesiyle birlikte Mısır’a gitti. Öğrenimini İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladı. 2’nci Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre önce İstanbul’da geldi. 1908’de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirmedi. 1909’da Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Muhit, Şiir ve Tefekkür, Servet-i Fünun, Rübab, Türk Yurdu, Peyam-ı Edebi, Yeni Mecmua, İkdam gibi dergi ve gazetelerde yazıları yayınlandı. 1916’da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1921’de Ankara’ya çağrıldı. “Tetkik-i Mezalim” komisyonundaki görevi nedeniyle Kütahya, Simav, Gediz, Sakarya yörelerini dolaştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1923’te Mardin, 1931’de Manisa milletvekili oldu. Burhan Asaf Belge’nin kızkardaşi Leman Hanım’la evlendi. 1932’de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte “Kadro” dergisini kurdu. 1934’te dergi kapatıldı. Tiran elçiliğine atandı. 1935’te Prag, 1939’da La Hay, 1942’de Bern, 1949’da Tahran ve 1951’de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptı. Anadolu Ajansı’nın Yönetim Kurulu Başkanı’ydı. Ölümünden sonra Beşiktaş’ta Yahya Efendi Mezarlığı’nda toprağa verildi.
                Çocukluktan başlayarak babasının zengin kütüphanesinden yararlanıp okuma zevki edindi. Mısır’daki günlerinde bu zevki geliştirdi. Yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler‘in “sanat kişiseldir” görüşünü paylaştığı ve “sanat için sanat” yaptığı bu ilk döneminde “Nirvana” adlı bir oyun, makaleler, denemeler, şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Sanatın toplumsal işlevine de ağırlık vermeye başladı. Bu ikinci dönem eserlerinde önce Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının dilde yenileşme çabalarına karşı çıktı. Sonra Ziya Gökalp‘in de etkisiyle Yeni Lisan ve Milli Edebiyat akımını benimsedi. Daha çok romancı yönüyle ön plana çıktı. Bu türün edebiyatımızdaki önemli temsilcilerinden biri oldu. Yazarlık yaşamı boyunca Batı edebiyatı özelliklerine de sıkı sıkıya bağlı kaldı. Balzac, Flaubert ve Zola’dan etkilendi.
Eserlerinde belli tarihsel dönemleri ele aldı.
Kiralık Konak: I. Dünya Savaşı öncesinin,
Hüküm Gecesi: II. Meşrutiyet’in,
Sodom ve Gomore: Mütareke döneminin,
Yaban:Kurtuluş Savaşı yıllarının,
Ankara :Cumhuriyet’in ilk on yılının,
Bir Sürgün: 2’nci Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır.
Panorama: 1923-1952 yıllarını kapsar.
1955’ten sonra da anıları dışında kitap yazmadı. Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır. İlk romanı Nur Baba, 1922’de kitap olarak basılmadan önce gazetede yayınlandı.
ESERLERİ
ROMAN:
Kiralık Konak (1922)
Nur Baba (1922)
Hüküm Gecesi (1927)
Sodom ve Gomore (1928)
Yaban (1932)
Ankara (1934)
Bir Sürgün (1937)
Panaroma (2 cilt, 1953)
Hep O Şarkı (1956)
ÖYKÜ:
Bir Serencam (1914)
Rahmet (1923)
Milli Savaş Hikâyeleri (1947)
ŞİİR:
Erenlerin Bağından (1922)
Okun Ucundan (1940)
OYUN:
Nirvana (1909)
ANI:
Zoraki Diplomat (1955)
Anamın Kitabı (1957)
Vatan Yolunda (1958)
Politikada 45 Yıl (1968)
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)
MONOGRAFİ:
Ahmet Haşim (1934)
Atatürk (1946)
MAKALE:
İzmir’den Bursa’ya (1922, Halide Edip, Falih Rıfkı Atay ve Mehmet Asım Us ile birlikte)
Kadınlık ve Kadınlarımız (1923)
Seçme Yazılar (1928)
Ergenekon (iki cilt, 1929)
Alp Dağları’ndan ve Miss Chalfrin’in Albümünden (1942)
Halide Edip Adıvar (1882-1964)
                1882’de İstanbul’da doğdu. 9 Ocak 1964’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1901’de Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde mezun oldu. Öğretmenleri arasında Rıza Tevfik Bölükbaşı ile sonradan evlendiği ve ilk kocası olan Salih Zeki de vardı. İlk yazıları “Halide Salih” takma adıyla Tanin gazetesinde yayınlandı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. Gericilerin tepkisinden çekindiği için 31 Mart Olayı’nda çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra yurda döndü. 1909’dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti’ni kurdu. 1912’de kurulan Türk Ocağı’na katıldı. 1919’da Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesini protesto için Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen mitingde yaptığı etkili konuşma büyük yankı uyandırdı. Hakkında soruşturma açılınca, 1917’de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar birlikte Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Çeşitli cepheleri dolaştı, Mehmetçiklere moral ve destek verdi. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.
Savaş sürerken Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917’de Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere’de yaşadı. Amerika’da Columbia Üniversitesi, Hindistan’da Delhi İslam Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939’da Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950’de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü. 1910’da yayınlanan ilk romanı “Seviye Talip” ile 1911’de yayınlanan ilk öykü kitabı “Harap Mabetler” edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılandı. Romanlarının kadınları, Batılı bir anlayışla idealize edilmiş, güçlü ve kültürlü kadınlardı. Kahramanlarının kişiliklerine, ruh yapılarına ve davranışlarına önem vererek bu özelliğiyle Türk romanında yeni bir adım attı. Kurtuluş Savaşı döneminde ulusçu, milli duyguları öne çıkaran roman ve öyküler kaleme aldı. “Yeni Turan”, “”Ateşten Gömlek” ve “Vurun Kahpeye” bu dönemin eserleridir. En tanınmış romanı “Sinekli Bakkal” yazarlığında olgunluk dönemini gösterir. Bu romanda Sinekli Bakkal mahallesinde yaşayan insanlar, aydınlar ve saray çevresi gibi 2’nci Abdülhamit döneminin farklı toplum kesimleri canlandırılır. Bu romanın yazıldığı yıllarda Türkiye bağımsız ve Batı yanlısı bir ülke olmayı tercih etmişti. Bir yandan da Tanzimattan beri süren Batı-Doğu çatışmasından kurtulamamıştı. Halide Edip, “Sinekli Bakkal”da Doğu’nun değerlerini bulup çıkarmak, Batı’nın karşısına koymak amacındadır. Roman “roman yanıyla zayıf olmakla” eleştirildi. Halide Edip’in ingilizce yazılmış incelemeleri de var.
ESERLERİ
ROMAN:
Heyula (1908)
Raik’in Annesi (1909)
Seviye Talip (1910)
Handan (1912)
Yeni Turan (1912)
Son Eseri (1913)
Mev’ud Hüküm (1918)
Ateşten Gömlek (1923)
Vurun Kahpeye (1923)
Kalp Ağrısı (1924)
Zeyno’nun Oğlu (1928)
Sinekli Bakkal (1936)
Yolpalas Cinayeti (1937)
Tatarcık (1939)
Sonsuz Panayır (1946)
Döner Ayna (1954)
Akile Hanım Sokağı (1958)
Kerim Ustanın Oğlu (1958)
Sevda Sokağı Komedyası (1959)
Çaresaz (1961)
Hayat Parçaları (1963)
ÖYKÜ:
İzmir’den Bursa’ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
Harap Mabetler (1911)
Dağa Çıkan Kurt (1922)
OYUN:
Kenan Çobanları (1916)
Maske ve Ruh (1945)
ANI:
Türkün Ateşle İmtihanı (1962)
Mor Salkımlı Ev (1963)
Refik Halit Karay (1888-1965)
                15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. 18 Temmuz 1965’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Romancı, öykü yazarı ve gazeteci. Anadolu yaşamını anlatan öyküleri ve Kurtuluş Savaşı’na karşı tutumuyla tanınır. Vezneciler’de Şemsü’l-Maarif ve Göztepe’de Taş Mektep’te öğrenim gördü. Özel ders aldı. Mekteb-i Sultani’yi (Galatasaray Lisesi) bitirdi. 1907’de Hukuk Mektebi’ne başladı. Maliye Nezareti’nde Devair-i Merkez Kalemi’ne katip olarak girdi. 2’nci Meşrutiyet’in ilanından sonra memurluğu bırakarak 1908’de Servet-i Fünun‘da ve Tercüman-ı Hakikat’te yazmaya başladı. 1909’da Son Havadis adıyla bir gazete kurdu, 15 sayı yayınladı. Fecr-i Ati Topluluğu‘na katıldı. “Kalem” ve “Cem” mizah dergilerinde “Kirpi” takma ismiyle siyasi mizah yazıları yazdı. 1912’de İttihat ve Terakki’nin istenmeyenler listesine girdi, Sinop’a sürgüne gönderildi. 1918’de Ziya Gökalp‘in çabalarıyla İstanbul’a döndü. Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayınlandı. Damat Ferit Paşa’nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıldı. 1919’da Posta ve Telgraf Umum Müdürü oldu. İzmir’in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükumeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükumeti’nin tarafını tuttu. 1922’de Aydede mizah gazetesini çıkardı. İstanbul’un düşman işgalinden kurtarılışının ardından 1922’de Beyrut’a kaçtı.
                15 yıllık kaçak hayatından sonra 1938’de af çıkarılmasıyla yurda dönebildi. Yeniden gazeteciliğe başladı. Gazetelerde yazılar yazdı, Aydede dergisini tekrar çıkardı. Yazarlığa mizah öyküleriyle başladı. 1919’dan başlayarak Türk öykücülüğüne yeni bir sayfa açtı. Sürgün olarak gittiği Anadolu’dan çeşitli kesimlerden insanları canlandırdığı “Memleket Hikayeleri” 1919’da yayınlandı. Bu kitapla, o güne kadar konuları İstanbul’la sınırlı olan öykücülüğü Anadolu’ya taşıdı. Bu yönüyle sonradan serpilip gelişen “köy edebiyatı”nın öncüleri arasına girdi. 1920’lerden sonra daha arı ve anlaşılır bir dil kullandı. Romancılığında iki ayrı çizgi etkindir. Yurtdışına kaçmadan önce yazdığı “İstanbul’un İç Yüzü” en yetkin romanı sayılır. 1920’de yayınlanan bu romanda, roman tekniğinin dışında birbirinden kopuk parçaları mozaikler halinde birleştirerek İttihat ve Terakki’nin işbaşına gelişinden 1’nci Dünya Savaşı günlerine kadar olan İstanbul’u bütün renk ve çizgileriyle yansıttı. Türkiye’ye dönüşünden sonra yazdığı romanlarda, daha çok kişiye seslenme daha fazla satma ve okunma kaygısıyla sanatı bir kenara bırakıp ticari eserlere yöneldi. Bu romanlarda yurt gerçeklerinin yerini, Avrupa dışı ülkelerde geçen olaylar aldı.
ROMAN:
İstanbul’un İçyüzü (1920)
Yezidin Kızı (1939)
Çete (1939)
Sürgün (1941)
Anahtar (1947)
Bu Bizim Hayatımız (1950)
Nilgün (3 cilt, 1950-1952)
Yeraltında Dünya Var (1953)
Dişi Örümcek (1953)
Bugünün Saraylısı (1954)
2000 Yılının Sevgilisi (1954)
İki Cisimli kadın (1955)
Kadınlar Tekkesi (1956)
Karlı Dağdaki Ateş (1956)
Dört Yapraklı Yonca (1957)
Sonuncu Kadeh (1965)
Yerini Seven Fidan (1977)
Ekmek Elden Su Gölden (1980)
Ayın On Dördü (1980)
Yüzen Bahçe (1981)
ÖYKÜ:
Memleket Hikayeleri (1919)
Gurbet Hikayeleri (1940)
MİZAH:
Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915)
Kirpinin Dedikleri (1918)
Agop Paşa’nın Hatıraları (1918)
Ay Peşinde (1922)
Tanıdıklarım (1922)
Guguklu Saat (1925)
GÜNCE:
Bir İçim Su (1931)
Bir Avuç Saçma (1939)
İlk Adım (1941)
Üç Nesil Üç Hayat (1943)
Makyajlı Kadın (1943)
Tanrıya Şikayet (1944)
ANI:
Minelbab İlelmihrab (1946)
Bir Ömür Boyunca (1980)
               Reşat Nuri Güntekin (1889-1956)
                25 Kasım 1889’da İstanbul’da doğdu. 7 Aralık 1956’da Londra’da öldü. İlk öğrenimini Çanakkale’de Mekteb-i İptidai’de yaptı. Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) ve İzmir’de bir Fransız okulunda öğrenim gördü. Sınavla girdiği Darülfünun-ı Osmani Ulum-ı Edebiyat Fakültesi’ni 1912’de bitirdi. Fransızca öğretmeni olarak Bursa Sultanisi’ne atandı. 1916-1919’da İstanbul’da Vefa ve Erenköy liselerinde müdürlük yaptı. 1931’de Milli Eğitim müfettişi oldu, bütün Anadolu’yu dolaştı. 1939-1943 arasında Çanakkale milletvekiliydi. 1947’de Milli Eğitim Başmüfettişliği’ne getirildi. 1950’de Paris’te Kültür Ateşesi ve UNESCO’da Türkiye temsilcisi oldu. 1954’te emekliye ayrıldı. Bir süre İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul üyeliği yaptı. Kanser tedavisi için gittiği Londra’da yaşamını yitirdi. Cenazesi İstanbul’a getirildi, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında başladı. İlk eseri “Eski Ahbap” isimli uzun öykü, 1917’de “Diken” dergisinde yayınlandı. 1819-1919’da Zaman gazetesinde “Temaşa Haftaları” başlığıyla tiyatro eleştirileri yazdı. Bu dönemde Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci, Diken dergileri ile Dersaadet ve Zaman gazetelerinde yayınlanan öykü, roman ve oyunlarında kendi adının yanısıra “Hayrettin Rüştü, Mehmet Ferit, Cemil Nimet” gibi takma isimler kullandı. Mizah ve magazin yazılarını da “Ateşböceği, Ağustosböceği, Yıldızböceği” gibi isimlerle yayınladı.
1922’de Vakit Gazetesi’nde tefrika edilen ve aynı yıl katip olarak basılan “Çalıkuşu” romanıyla ünlendi. Bu romanı önce “İstanbul Kızı” adıyla oyun olarak yazmıştı. O dönem koşullarında sahneye konulması olanağı çıkmayınca romana dönüştürdü. Türk edebiyatında gerçekçi romana yönelimin ilk örneklerinden olan Çalıkuşu, dili, anlatımdaki rahatlığı, duygusal yanlarıyla uzun yıllar güncelliğini koruyan bir eser oldu. Sinema ve televizyona da uyarlandı. Romanda, iyi bir eğitim görmüş ve bir aşk nedeniyle hüsran yaşamış İstanbullu genç öğretmen kadın Feride’nin tanıklığıyla Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı’ndaki hali yansıtılır. Farklı yaşam biçimleri, farklı anlayışlar, farklı gelenek ve görenekler, toplumsal çatışmalar Feride’nin gündelik yaşamı ve duygu dünyasıyla iç içe verilir. 1927’den sonraki romanlarında da üslubunun temel yapısını değiştirmeden toplumsal sorunlara eğildi. Romanlarında sayısız insan tipi yarattı. Çoğunlukla erkek olan kahramanlarını, dış görünümlerinden çok psikolojik özellikleriyle yansıttı. Mizaha daha geniş yer verdiği öykülerinde de aşk, yalnızlık, fedakarlık, dostluk, ihanet gibi temalar kullandı. Anadolu gezileri sırasındaki gözlemlerini “Anadolu Notları” adıyla kitaplaştırdı. Öğrenciler için kitaplar yazdı, çeviriler yaptı.
ESERLERİ
ROMAN:
Çalıkuşu (1922)
Gizli El (1924)
Damga (1924)
Dudaktan Kalbe (1925)
Akşam Güneşi (1926)
Bir Kadın Düşmanı (1927)
Yeşil Gece (1928)
Acımak (1928)
Yaprak Dökümü (1930)
Kızılcık Dalları (1932)
Gökyüzü (1935)
Eski Hastalık (1938)
Ateş Gecesi (1942)
Değirmen (1944)
Miskinler Tekkesi (1946)
Harabelerin Çiçeği (1953)
Kavak Yelleri (ölümünden sonra 1961)
Son Sığınak (ölümünden sonra 1961)
Kan Davası (ölümünden sonra 1962)
ÖYKÜ:
Gençlik ve Güzellik (1919)
Roçild Bey (1919)
Eski Ahbap (1919)
Tanrı Misafiri (1927)
Sönmüş Yıldızlar (1928)
Leyla ile Mecnun (1928)
Olağan İşler (1930)
OYUNLAR:
Hançer (1920)
Eski Rüya (1922)
Ümidin Güneşi (1924)
Gazeteci Düşmanı-Şemsiye Hırsızı-İhtiyar Serseri (Üç oyun birarada, 1925)
Taş Parçası (1926)
Hülleci (1926)
Bir Köy Hocası (1928)
Babür Şah’ın Seccadesi (1931)
Bir Kır Eğlencesi (1931)
Ümit Mektebinde (1931)
Felaket Karşısında-Gözdağı-Eski Borç (Üç oyun birarada, 1931)
İstiklal (1933)
Vergi Hırsızı (1933)
Bir Yağmur Gecesi (1943)
Balıkesir Muhasebecisi (1953)
Tanrıdağı Ziyafeti (1955)
Yaprak Dökümü (ölümünden sonra 1971)
Eski Şarkı (ölümünden sonra 1971)
GEZİ:
Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
EĞİTİM:
Dil ve Edebiyat: Türk Kıraati (1930)
Fransızca-Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu (1935)

Sürü Psikolojisi

Fazlasıyla problemli olan bir durumdur. “En özgür” dediğimiz insan da aslında bu sürü psikolojisinin bir kurbanıdır. Son zamanlarda hepimiz özgürlükten, eşitlikten bahsediyoruz. Herkes bir anda eşcinsellere insan muammelesi yapmaya çalışmaya başladı.
Veya herkes sürü psikolojisini yeniyor, herkes özgür olmaya çalışıyor. Niye?

Çünkü herkesin yaptığı şey bu. Biz çevreyi örnek almaya programlanmışız adeta. Kendimize özgü olamıyoruz, birini örnek alıp model geliştiriyoruz kendimize. Bunu kötü bir şey olduğu için söylüyor değilim, benim de örnek aldığım bir sürü insan var.
Mesele, kimseye benzememekse, ben annemin bir kopyasıyım -duygusal, fiziksel ve psikolojik olarak.
Mesele bu değil aslında, mesele sürü psikolojisinden kurtulmak da değil.
Çünkü herkesin yaptığı şey başkaldırmak. “Artık sürü psikolojisinden kurtulacağız” demelerinin sebebi uyanmaları mı zannediyorsunuz? Çok az kişi bununla neyi kast ettiğinin farkında. Başkaldırmalarının sebebi, herkesin bunu yapıyor olması. Herkes başkaldırıyor. O zaman başkaldırılacak bir şey. Hadi başkaldıralım.
Hayır, mesele bu değil.
Sürü psikolojisine baş kaldırmak da o psikolojinin bir parçası oldu.
Çünkü herkes başkaldırıyor.
Bunu gören diğer koyunlar da, madem herkes bunu yapıyor, biz de başkaldıralım diyorlar.
Bunu doğru olduğu için değil, herkes öyle yaptığı için yappıyorlar.

Mesele, dünyayı, hayatı ve varlığı sorgulamakla ilgili. Birine benzeyebiliriz, biri gibi davranabiliriz, örnek alabiliriz, bunu birçok kişi yapabilir. Yaptığımız şeyler, düşüncelerimiz benzeyebilir. Ama önemli olan bunları herkes düşündüğü için değil, öyle inandığımız, öyle düşünmemiz gerektiği için düşünmemizdir.

Sürü psikolojisini bir kavram olarak ele almayalım. Bir olay olarak da ele almayalım. Sürü psikolojisi bir olgu, toplumun baskısının yıllardır sebep olduğu bir şey. İnsanlar yalnız kalmaktan korkuyor, tek başlarına direnemeyecek ve kendi doğrularını (doğru da çok göreceli bir kavram ama burada kullanmama izin verin) savunamayacak olmaktan korkuyorlar. İnsanlar güçsüzler. Çünkü insanlar, potansiyellerini keşfedememişler. Çünkü toplum buna izin vermemiş. Onları baskılamış. Niye? Eğer baskılanmasalardı, gerçek potansiyellerini keşfedebileceklerdi. Bu onların tek başlarına da ayakta durabilmelerini sağlardı.

Kendi doğrularını savunanlara ukala diyoruz, kendine güvenenlere kendini beğenmiş/kibirli diyoruz, zeki insanlara saldırıyoruz, aptalları yüceltiyoruz, toplumun bize ne yaptığına bir bakın! Bizim, “biz” olmamızı engelliyor.
Eğer dünyayı özgürce sorgulamamıza izin verilseydi, bu olmazdı. Örneğin Atatürk’ü eleştirmeye çalışan biri dışlanıyor anında. Kimse ona doğruyu düzgünce anlatmaya çalışmıyor. Belki kötü bir amacı yok, evet böyle böyle hataları var bence ama bence muhteşem biri, çok iyi şeyler yapmış diyecek de olabilir. Ama eleştirmiş mi? Kötü. O zaman kötü. Şu düz mantığa da bir bakın!

Ne demek istediğimi anladınız mı? Bırakın sürü psikolojisini! Bırakın başkaldırmayı! Her insanın kusuru olabildiğini, insanların sizin istediklerinizi yapmak zorunda olmadığını kabullenin. Dahiler her zaman iyi değildir, güzeller her zaman iyi değildir, çirkinler her zaman kötü değildir, sessiz insanlar her zaman soğuk değildir. İnsanları etiketlemeyi bırakın! Hiçbir sonuca varmaya çalışmayın, ilişki kurun ama sonuca varmayın.
İşte bu şekilde her olguyu ve olayı değerlendirip süzgeçten geçirirseniz, anlayacaksınız.

Ne demek istediğimi de anlayacaksınız. Önemli olan anlamaya başlamanız. Sürü psikolojisi değil önemli olan, normal hayat döngüsünü yaşayabilir, herkesin yaptığını yapabilirsiniz. Ama anlarsanız ve kendi potansiyelinizin farkında olursanız, fazla zorlamanıza gerek kalmaz.

İşte böyle, uzun zamandır cümlelere dökmeye çalıştığım şeyler. Bunlar o kadar karmaşık şeyler ki… Fazla kelimselleştirmeden düşünüyorum ben, doğru kelimesini doğru olarak değil, tebeşir kelimesini tebeşir olarak değil, yani kelimelerle düşünmemeye çalışıyorum. Çünkü kelimeler her şeyi anlatamıyor. Sonra onları kelimeye dökmeye çalışınca da çok zor oluyor. Tıpkı kelimesiz düşünmek gibi. Osho’nun bir kitabında okumuştum bunu, kelimelerle okumuştum, ve yapmayı epeyce başardım. İşe yarıyor, daha iyi anlıyorsunuz, şaka yapmıyorum, tavsiye ederim.

UNUTMAYIN, EĞER UYUYORSAK, BUNUN SEBEBİ BİRİLERİNİN BİZİM UYUMAMIZI İSTİYOR OLMASIDIR. “MERAK” YORULMAZ, “MERAK”IN UYKUSU GELMEZ.
O ZAMAN BİRİLERİ “MERAK”IMIZI İNATLA UYUTUYOR.


Zerinda Reja’nın yazısı. Hoşuma gitti, paylaşmak istedim. 

TÜRK HALK EDEBİYATI

TÜRK HALK EDEBİYATI
Kaynağını geleneklerden, halkın kültüründen alan bir edebiyattır. Halk Edebiyatı, İslamiyet öncesi sözlü edebiyatın uzantısıdır. Halkın yarattığı sözlü eserlerden oluşur. Dil, biçim, konular, duyarlıklar bakımından halk kültürüne sıkı sıkıya bağlıdır.
Halk Edebiyatı; edebî zevk, düşünce ve anlatım gücüne ulaşmış âşık ve tekke tarzısahibi belli eserlerle, malzemesi dile dayalı destanefsanehalk şiirimaniağıt,türkübilmecemasalhalk hikâyesifıkraatasözüdeyimlertekerlemeler gibi sözlü gelenekte yaşayıp kuşaktan kuşağa aktarılan anonim ürünlerden oluşur.
Halk Edebiyatı kavramı içinde toplanan bu türlerin bir bölümü günümüzde de bazı bölgelerde dinamik olarak yaşamaktadır.
Doğu Anadolu bölgesinde canlı olarak devam eden Âşıklar geleneği, kahvelerde, düğünlerde, bayramlarda, sohbetleri zenginleştirirken, aynı zamanda dinleyenleri düşündürmekte ve eğlendirmektedir.
Nasrettin Hoca, Bektaşî, Laz ve benzeri tipler etrafında teşekkül etmiş ve etmekte olan fıkralar güldürürken düşündürmekte toplumu ve kişileri eleştirirken anlatanı ve dinleyenleri daha iyiye, daha güzele yöneltmektedir.
Bilmeceler yetişen genç nesillerin zihin gelişimine yardımcı olmaktadır.
Atasözleri ve deyimler eski nesillerin tecrübelerini ve tavsiyelerini yeni nesillere aktarmaktadırlar.
Millet hayatındaki, savaşlar, göçler, destanlarda anlatılmış, ölenlerin ardından yakılanağıtlar ve her konuyu işleyen türküler kederi, neşeyi ve sevgiyi yansıtmaktadır.
Dini yaşayıştaki heyecan ve vecd ilâhîlerle anlatılmış, âşıklar Türk dilinin anlatım gücünü, inceliğini musiki ile dile getirerek yüzyıllarca yaşatmışlardır.

HALK EDEBİYATI’NIN GENEL ÖZELLİKLERİ
  • Dil ve anlatımda süslü söyleyişe yöneliş yoktur. Genellikle yalın anlatım kullanılır.
  • Söylendikleri, yaşatıldıkları devir ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmıştır.
  • Halkın içinden doğan eserler, konu, tema ve duyarlık bakımından halkın hayatına sıkı sıkıya bağlıdır.
  • Şairler, genellikle okumamış kişilerdir.
  • Aşk, doğa, ayrılık, özlem, ölüm, din, tasavvuf konularının yanı sıra toplum hayatını ilgilendiren sorunlara da sık sık eğilen şairler, bunlarla ilgili eleştiriler getirirler. Daha çok somut konular işlenir. Biçimden çok konuya ağırlık verilmiştir.
  • Âşık edebiyatı şiir ağırlıklı bir edebiyattır.
  • Âşık veya saz şairi denilen sanatçılar tarafından daima müzik eşliğinde söylenir. Şair şiirlerini saz eşliğinde, belli bir ezgi ile söyler.
  • Âşıklar, bu edebiyatın mensur kısmını oluşturan halk hikâyelerinin oluşumu, gelişimi ve aktarılmasında da önemli rol oynarlar.
  • Şiirde nazım birimi dörtlüktür. Yaygın olarak hece ölçüsükullanılmıştır. Hecenin en çok 7’li, 8’li ve 11’li kalıpları kullanılmıştır. Fakat şehirde yaşamış, medrese eğitimi almış bazı ozanlar aruzu da kullanmışlardır.
  • Şiirler işledikleri konuya göre güzelleme, koçaklama, ağıt ve taşlama, ilahi. gibi adlar almışlardır.
  • Koşma, türkü, mani, destan, semâî. gibi değişik nazım şekilleri kullanılmıştır.
  •  Âşık edebiyatı doğaçlamaya (irtical) dayanır. Âşıklar, eserlerini bir ön hazırlık olmaksızın, doğrudan sözlü olarak meydana getirirler. Bu yüzden şiirlerde derin bir anlam, kusursuz bir biçim görülmez.
  • Dinî-tasavvufî edebiyatın etkisinde kalmıştır.
  • Halk deyimlerine ve güzel halk söyleyişlerine yer verilir.
  • Azda olsa benzetmelerden faydalanılmıştır. (Boy serviye, yüz aya, kaş kaleme, diş inciye, yanak güle)
  • Şiirlerin başlığı yoktur, Nazım şekilleri ile adlandırılır.
  • Genellikle yarım kafiye kullanılır. Daha çok redifle ahenk sağlanır. Kafiyenin yanı sıra “ayak” da söz konusudur.
  • Konu, şekil ve dil bakımından dış tesirlerden uzaktır.
  • Nesir alanında da eserler verilmiştir. Nesir halk edebiyatında nazma göre çok çok önemsiz kalmıştır. Çünkü duygu ve düşüncelerin kalıcılığı şiirle daha kolay sağlanmaktadır.
  • Nesir örnekleri arasında halk masalları, halk hikâyeleri, efsaneler, atasözleri, deyimler, halk tiyatrosu, bilmeceler, fıkralar sayılabilir.
  • Bunlardan en yaygınları -tür olarak- masallar, hikâyeler ve efsanelerdir.
  • Atasözü, bilmece ve deyimler zaten -halkın ürünü olmakla beraber- her alanda herkes tarafından kullanılmaktadır.
  • Halk edebiyatı gözleme dayalıdır. Benzetmeler somut kavramlardan yararlanılarak yapılır. Söyledikleri her şey gerçek yaşamdan alınmadır.
  • Özellikle 18. yüzyıldan itibaren halk şairleri, divan şairlerinden etkilenerek aruzun belirli kalıplarıyla şiirler yazmayı denemişlerdir. Hatta divan şiirinin mazmunlarını da kullanmışlardır. Bu durumun ortaya çıkmasında halk şairlerinin, aydınlar ve divan şairlerince hor görülmelerinin, değersiz ve güçsüz sayılmalarının etkisi de vardır.
  • Halk edebiyatı, ortaya konan ürünlerin gösterdiği biçim ve içerik özelliklerine göre üç bölüme ayrılır:

Mani Nedir? Mani Çeşitleri, Mani Özellikleri
Edebiyat Dilinde Mani:
Başta aşk olmak üzere hemen her konuda yazılabilen bir halk edebiyatı nazım türüdür. Çoğunlukla 7 heceli dört dizelik bir bendden meydana gelir.Dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalıplarla söylenmiş maniler de vardır. Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye dizilişi aaxa’dır. aaaxa düzeninde maniler de var. İlk iki dize hazırlık dizeleridir. Son iki dize ile anlam bağlantısı yoktur. Asıl anlatılmak istenen son iki dizede verilir. Bir çok mani çeşidi vardır. En çok kullanılanlar düz ya da tam mani, kesik mani, cinaslı mani, yedekli mani, artık mani’dir.
Düz Mani: Yedişer heceli dört dizeden oluşur. Kafiyeleri çokluk cinassızdır.
Kesik mani: Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlı ya da anlamsız bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazırlar. Eğer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri “aman aman” ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara İstanbul manileri denir.
Örnek Kesik Maniler:
Karaca
Aldım aşkın tüfeğin
Vurdum bir kaç karaca
Dünyada bir yâr sevdim
Kaşı gözü karaca
Dağ bana
Bahçe sana bağ bana
Değme zincir kâr etmez
Zülfin teli bağ bana
Ayağı
Kuşlardan bir kuş gördüm
Var başında ayağı
Üstad manici isen
Aç maniden ayağı
Cinaslı mani: Kesik manilerde eğer kafiye cinaslı ise bunlara cinaslı mani denir.
Yedekli (artık) mani: Düz maninin sonuna aynı kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslı kafiye kullanılmaz, birinci dizeleri anlamlıdır. Yedekli maniye artık mani de denir.
Örnek Yedekli Maniler:
Ağlarım çağlar gibi
Derdim var dağlar gibi
Ciğerden yaralıyım
Gülerim çağlar gibi
Her gelen bir gül ister
Sahipsiz bağlar gibi
Ne viran çeşme imiş
Su içecek tası yok
Yıkıldı viran gönlüm
Yapacak ustası yok
Şu vefasız dünyanın
Ucu var ortası yok
Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.
Örnek Deyişler:
Adilem sen naçarsın
İnci mercan saçarsın
Dünya deniz olanda
Gönlüm nere kaçarsın
Ağam derim naçarım
İnci mercan saçarım
Dünya deniz olunca
Ben kuş olup kaçarım 
Adilem sen naçarsın
La’l ü gevher saçarsın
Ben bir şahin olunca
Yavrum nere kaçarsın
Ağam derim naçarım
La’l ü gevher saçarım
Sen bir şahin olunca
Ben yerlere kaçarım 
Adilem sen naçarsın
La’lü gevher saçarsın
Ben azrail olunca
Kuzum nere kaçarsın
Ağam derim naçarım
La’l ü gevher saçarım
Sen azrail olunca
Ben cennete kaçarım 

Geceden Daha Karanlık Bölüm 4: Ölüm Tablosu

Bölüm 4: Ölüm Tablosu
Hedef 7: Sercan Eren
Gözlerimi güneşe çevirip bir kez daha geriye baktım. Hava olması gerekenden çok daha sıcak ve bunaltıcıydı. Ayrıca Emre Deniz hala daha ortalıklarda görünmüyordu. Sattı sanırım beni, çünkü çıkışı bana onu beklememi söylemişti. Ama niyeyse kendisi hala daha gelme zahmetinde bulunmamıştı. Okulun girişinde dikilirken omzuma yapışan çantamı düzelttim ve kapıdan çıkıp giden öğrencilerin içinde Emre Deniz’i aradım. Yoktu. Yoktu işte, kahretsin. Bekçi kulübesinin soğuk duvarına dayanmak için sırtımdaki çantayı çıkardım ve kendimi duvara dayadım. Kulübenin çatısının yarattığı gölgenin altında serinlemeye çalışırken okul binasının kapısını yeniden taradım. İlk başta hala daha yok gibi görünüyordu, ancak tam ben umudumu kesmişken dışarı sarı kafalı, kısa boylu bir çocuk çıktı. Bu, büyük bir olasılıkla oydu. Bu arada da peşinden iki kız daha geliyordu, sonra Emre ikisine birden birden birşeyler söyledi ve çekip gitti. Sanırım bekçi kulübesinin orda beklemekten ağaç olmuş beni görmüştü. Sonra bir an arkama dönüp çıkan öğrencilere ve sokağın girişine baktım. Sivil görünüşlü bir kız, elindeki bir fularla boynunu saklamaya çalışıyordu. Tuhaf bir yüz ifadesi vardı, bıkkın, korkmuş, biraz da pısmış bir yüz ifadesiydi bu. Ona bakmayı kestim ve yanıma gelip yine konuşmasını beklediğim Emre  Deniz’e döndüm. Yine başlamıştı. Cırcır böceği gibi, gereksiz ve uzun konuşuyor, gelen geçene sesleniyor, üst sınıflara eyvallah çekiyor, neredeyse her güzel –ya da ona göre güzel- olan kıza mavi boncuk dağıtmaya çalışıyor, okulun hademelerine ense traşlarıyla ilgili laf ediyor, ve okulun ne kadar sakini varsa hepsinin dikkatini üstüne çekmeyi başarıyordu. Ve ben de peşinde onu bir süs köpeği gibi takip ediyordum. Aslında şu şehirde kaybolmadan dolaşabilsem, bazen yanında iki dakika kalmadan basıp gidesim var, ama o olmadan kaybolduğum için sürekli peşinde gezmek zorunda kalıyorum. Neyse. İstanbul’u iyice öğrenmek zorundayım sanırım.
Nihayet ana caddeye çıktığımızda sustu.
“Sahi… Nereye gideceğiz demiştin?”
“Iıı… İki cadde aşağıya bir müzik market açılmış, oraya bakmaya gideceğiz. Geçen hafta D&R da bulamadığım albümleri bir de oraya soracağım. Senin aradığın bir şey var mı?”
“Hayır yok…” dedim. Bu alışverişi olabildiğince kısa kesmek zorundaydım, çünkü Emre Deniz ne zaman müzik ya da oyun alacak olsa mağazanın içinde kendini kaybediyor, saatlerce çıkmayabiliyordu. Hatta bazen kitapçıda kitap karıştırırken yarıladığı kitaplar falan da oluyordu. Oyun almaya kalktığında ise saatlerce eleme yapıyor, bir albümü bulacağım diye buradan Avrupa Yakası’na kadar geçip saatlerce dolaşabiliyordu. Anlamıyorum, bi insan yabancı müzik piyasasını niye bu kadar yakından takip eder ki?
Üç dört dakika geçmeden ötobüs durağında durduk ve ve bizimle birlikte otobüs bekleyen birkaç kişi ile birlikte daha otobüse bindik. İçerisi çok dolu sayılmazdı, biz de arkadaki koltuklardan birine geçip oturduk. Sonra bir şey farkettim, okul çıkışında gördüğüm boynunu fularla saklayan kız da arkamızda oturuyordu.
Takip mi ediliyorduk? Ya da belkide sadece bir tesadüftü bu karşılaşma. Ona bakmayı kesecektim ancak içimde nedenini bulamadığım bir huzursuzluk vardı. Sebebi bu kız olabilir miydi? Kafamı öne eğip ona bakmayı kestim ve bir süre sonra da bakışlarımı pencereden dışarıya odakladım. Fakat kızın görüntüsü ters dönmüş bir halde cama yansıyordu. Rahatsız edici, biraz da korku dolu olan bakışlarını yere kilitledi ve elini boynundaki fulardan içeri geçirdi. Fuları çıkardığında ise boynunda bir çember halinde dikiş izine benzer bir yara ortaya çıkıyordu. Sonra gözlerini kapayıp kafasını cama dayadı. Bir kez daha onu önemsememeye çalıştım. Hava bir anda soğumuştu nedense, gri gri bulutlar gökyüzünde öbek öbek belirip güneşin önünü kapatıyorlardı. Sanki içtikleri cıvayı kusuyorlarmış gibiydiler, gökyüzü de mviliğini gri suluboyaya batırılmış bir fırça darbesiyle yok ediyor, yavaş yavaş metalik bir görünüm alıyordu. Ruhsuz, duygusuz ve telaşlı araçlar da neredeyse tüm Kartal’ın üstüne çöktüğünü düşündüğüm  bu ruh haline hiç farkında olmadan eşlik ediyorlardı. Bu arada da üstüme çöken huzursuzluğun beni iyice boğmaya başladığını hissettim. Ve galiba bunun tek sebebi şu tuhaf kız ya da bir anda bozmaya başlayan hava değildi. Ama diğer sebebin ne olduğunu bulamıyordum.
Otobüsün sarsıntısının kafamı acıtmasına aldırmadan İstanbul’a geldiğimizden beri bana “tuhaf” gelen olay ve kişileri gözden geçirmeye çalıştım. Baştan başlayayım.
İlk gün
O kızıl saçlı kız. Havaalanında yanımızdan ayrıldığından beri sanki özellikle oraya bizi takip etmek için gelmiş gibi hissediyordum. Çünkü ne zaman arkama dönsem gözüm bi yerde bu kıza çarpıyordu. Sonra aynı kızla okulda karşılaşıyorum, 10-D den Sedef Seçkin olduğunu öğrendiğim bu kızı, okulda tanımayan yokmuş, biz yeni gelen gelenler hariç tabi. Sanırım onu tanıma sırası da biz çömezlerdeydi. Bu arada Emre Deniz de boş durmadı, ikinci gün Sedef’le karşılaştığından beri bir bizim sınıf, bir de 10-D arasında mekik dokudu. Bizim sınıfta da kendine benden başka Taha ve Bade’yi bulmuş kendine takılmak için, hepimizi toplayıp sınıfta saçma sapan espriler yapıp duruyor şimdi de. En sonunda daha bu akşam Bade sinirlendi, çocuğu koridorun sonuna kadar elinde kıvırıp silindir yaptığı bir deneme sınavı ile kovaladı. Aslında gayet de güzel oldu. Sanırım o, sınıf başkanı olmak için biçilmiş kaftan.
Amaan, neyse ne işte. Bade’nin herkese patronluk taslamasını, sınıf arkadaşlarımın yemekhanede yaptığı üzüm savaşlarını (sanki hala ortaokul bebesiler) ya da Taha’nın sürekli entel enentel dolaşıp bilgisayarlardan söz etmesini saymazsanız, bunlar o kadar tuhaf şeyler değildi.
Ya da ben öyle olduğunu düşünüyordum, zira mahallemde çok daha tuhaf insanlar vardı. O garson mesela. Sinirli, şiddet yanlısı, ve acımasız bir adamdı o. Dur, şiddet yanlısı az kalır. O, şiddetin vücut bulmuş haliydi. Kendini kızdıran insanları teker teker ölümden beter ediyordu ve bunun için de herhangi bir yapma silaha ihtiyaç duymuyordu. Onun silahları, çevredeki herşey olabiliyordu! Bildiğiniz dolmuş duraklarının yine bildiğiniz direklerini ya da şu yaya geçidi direklerini tek eliyle kavrayıp çıkarabiliyor, sonra da hiç zorlanmadan savurup kızdığı insanların suratlarına çarpabiliyordu. Bu yüzüne direk yiyen insanlar da en az 3-4 metre havaya fırlıyordu. Bunun dışında da her türlü ağır eşyayı kaldırıp fırlatma konusunda üstüne yoktu. Bilimum her türlü beyaz eşya, içecek büfeleri, her türlü motorlu taşıt, bunları bulamazsa da sinirlendiği insanları tutup fırlatıyordu. Eh, tabi sonra da mahallemiz altıyla üstü yer değiştirmiş haliyle baş başa kalıyordu, ta ki belediye işçileri gelip temizlik yapana kadar. Gerçi bu gücü sayesinde garsonluk dışında her türlü hamallık ve getir götür işine de koşabiliyordu Fevzi Güneş, bi de savurduğu araba ya da büyük eşyaları sonra gidip yerine koymak zorundaydı tabi. Ancak direkler her seferinde yamuk yumuk oldukları için yapabileceği pek bir şey olmuyordu.
Zaten artık karakolda bile korkuyorlarmış bu adamdan. Sonunda da Fevzi’nin ehlileştirilmesi işi Sadık Amca’ya verilmiş. Sabah akşam ultra dozajlı sakinleştirici iğne, hap, şurup, serum, bilimum her ne varsa adama yükleme yapıyorlarmış. Bi de bu sakinleştirilmiş(!) hali ise ilaçsız halini düşünemiyorum. Yoksa mahalleden çıkıp ana yollarda da terör estirebilirdi. Sanırım, midesi çoktan eczaneye dönmüş olmalı.
Ancak daha da tuhaf olan böyle ince uzun yapısı, entel görünüşü, sürekli güneş gözlüğüyle dolaşması ve açık sarı saçları ve gözlüklerini çıkardığında görüyoruz, mavi gözleriyle hiç de öyle kır dök parçala halinde bir insana benzemiyor olmasıydı. Bir de ağzından hiçbir zaman sigarası eksik olmuyordu, o da ayrı bir durum tabii.
Bu adam, bana hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığını öğretmek için gönderilmiş bir makineymiş aslında, ama keşke bunu o zamandan bilseydim, gerçekten de güzel olurmuş…
Bindiğimiz otobüs son bir sarsıntıyla ineceğimiz durakta durunca Emre Deniz de ayaklanmaya başladı.
“Hadi, iniyoruz burada.”
“Geliyorum.” Diye yanıtladım onu, ardından da ayaklarımın dibine bıraktığım sırt çantamı j-hızlıca tek omzumdan geçirip onu yine her zamanki gibi takip ettim. Otobüsten alelacele dışarı fırladığımızda ise indirip bindireceği yolcusu kalmamış o otobüsün de arkamızdan yorulmuş bir eşek gibi istemsizce hareket etmesi indiğimiz kaldırımın iç kısmındaki dükkanların camekanlarına yansıdı son bir kez, yeşil beyaz renkleri önümüzden yansırken ben de Emre Deniz’in iki blok ötede dediği müzik markete doğru yollandım…
*****
Eğer o anda Kartal’ı yukarıdan izleyebiliyor olsaydınız, gökyüzüne yaklaştıkça rüzgarın giderek sert estiğini farkederdiniz. Sercan Eren de bunun farkına varabilen nadir kişilerden biriydi. Kıpırdamadan üzerine tünediği apartmanın çatısından elinde bir dürbünle aşağıyı izliyordu. Rüzgar, onun hareketsizliğine inat, açık kestane rengi saçlarını ve haki yeşil uzun cekedinin yenlerini asice dalgalandırıyor, o ise bunu önemsemeden elindeki dürbünle caddeden gelen geçen insanları izliyordu. İşte o anda o, yani Sercan Eren, dışarıda ilginç bir şey bulmayı hedefliyordu. Belki bir muhbir, belki bir lokanta sahibi, belki de ne idüğü belirsiz bir garson. Lakin, dürbününe başka  güzel bir şey takıldı bu kez. Sarı saçlı, biraz da yerden bitme bir tip sanki zıplıyor ya da tuhaf bir palyaço hareketiyle oldukça bozuk bir şekilde yürüyor, peşinden de ona ziyade daha sakin, siyah saçlı bir çocuk da onu takip ediyordu. Dürbünü biraz daha yakınlaştırdı, yerden bitmenin yüzüne odaklandı bu kez. Bal rengi gözleri ve sürekli bir saçmalık yapacakmış gibi bakan hınzır suratı ile hızlıca tanımıştı onu. Bingo! Bıyık altından gülümseyip gelen geçen insanları tekrar taradı. Şüpheli bir şey yoktu, yani henüz yoktu. Dürbünü bir kenara kaldırdı, şimdilik buna ihtiyacı yoktu. Seri hareketlerle elini cebine atıp telefonunu çıkardı ve yıllardır aşina olduğu bir numarayı çevirdi.
Karşıdan cevap gelene kadar da yerinden bir santim dahi kıpırdamadı…
***
Dükkanın kapısı gıcırtıyla açılırken içeriye hızlıca bir göz attım. Küçük, ama şirin bir dükkandı, girişi geride bıraktığınız anda kabak gibi ortaya çıkan raflar boyunca bir sürü müzik cd si, dergiler, o dergilerin eski sayıları ve bazı güncel kitaplar sıralanıyor, kasanın kenarında duran portatif ayaklıklar ise çeşit çeşit anahtarlıklar, telefon maskotları, çanta rozetleri, gerekli gereksiz stickerlar, takım bileklikleri,  vesaire her ne kadar akıbeti çöp olan lüzumsuz şey varsa onlarla doldurulmuş, öylece duruyordu.
Kasanın arkasında ise içeriye girdiğiniz anda bizi canlı bir sesle karşılayan “hoşgeldiniz” diyerek karşılayan yaşlıca, ancak heryerinden gençlik enerjisi fışkıran bir adam duruyordu. Emre Deniz hızlıca bu adama döndü ve aradığı albümleri sordu. Bu arada da ben de girişteki duvarlar ve ve kapı keanarlarını süsleyen tabloları farkettim. Usta bir elden çıkmış gibiydiler ancak hepsinin de teması aynıydı niyeyse. Karanlıktı hepsi, koyu renkler tüm kompoziyonları ele geçirmişti sanki. Hiçbir resimde kan ya da bir silah göze çarpmıyordu ama her nasılsa resimlere baktıkça ölümün soğukluğu ve ürpetici havasını üzerinizde hissediyor, içinizde büyük bir acı duyuyordunuz. Sanki ölen sizmişsiniz gibi…
Sonra bir şeyi daha farkettim, her resimde bir yerlerde, ister ön, ister arkaplanda olsun şu başsız sürücü efsanesini yaratan kafasız kadın vardı. Belli ki çizeri bu mahalledendi. Başının olması gereken yerden onun yerine kara kara dumanlar çıkıyor, sonra da aynı dumanlar el ve bileklerine kadar geliyordu. Gerçi her resimde göz önünde değildi, ancak heryerde bu kadını görmek son derece rahatsız ediciydi.
Sanırım bu “başsız sürücü” efsanesi tüm şehri etkisi altına almıştı, yaşlı ve bu tip şeylere inanmayacak insanları bile. Yani bu efsaneden benim babaanneme falan bahsedecek olsam, her halde önce suratıma tuhaf tuhaf bakar, sonra da bildiği ne kadar sure, dua varsa sıralardı. Felak, Nas, Fatiha, önünü alabilecek olana aşk olsun. Ancak bu adam dahi bu efsaneye inanıyorsa, herhalde ortada ciddi bir problem ya da onun gibi kötü bir olay vardı.
Emre Deniz’le birlikte rafların arkasında sadece saçları görünecek şekilde kaybolan adama baktım.  İşin ilginci, dükkanın o anda biz ikimizden başka müşterisi yoktu. Neden sonra bunun doğal olabileceğini farkettim, e tabi sen koy girişe o korkunç tabloları, sonra da bekle ki müşterin olsun. Sırf o tablolardan korktukları için bile gelmiyor olabilirlerdi.
Ağzımı açıp onlara bir soru yöneltecek oldum, ancak Emre Deniz sonunda zaferle elindeki cd’yi havaya kaldırıp amele gibi önüme çöktüğü rafların arkasından çıkınca benim sorum da hava da kaldı.
“Eureka! Bak bi de buraya bakalım dedi, çıkmaz dedin, inamadın bak ne oldu şimdi ha ne oldu?”
“İyi *** yedin aferin. Bu kadar önemliyse internetten de indirebilirdin.” O anda ne cd’yle ne de Emre Deniz’le ilgilenmek istemiyordum. Yerine, yaşlı adama döndüm.
“Bu tablolar… Siz mi çiziyorsunuz?” Adam bana dönüp suratını ekşitti.
“Hayır evladım. Bunları… buraya getirdim çünkü bir sabah uyandığımda kapımın önünde buldum bu tabloları. Kim çizdiyse güzel güzel çizmişti, atsam yazık olur, eve assam kötü dururdu. Ben de son çare buraya getirdim.”
“Kapınızın önünde mi buldunuz? Kimin bıraktığını bilmiyorsunuz o zaman. Apartmanda mı oturuyorsunuz?       ” Bu soru üzerine aklar düşmüş kaşları çatılıverdi keskin bir ifadeyle, bu arada da alnındaki derin çatlak da  derinleşti.
“Kameraya bakıp bakmadığımı mı soracaksın, evlat? Hayır, baktım. Yüzünde kar maskesi vardı, arasam da bulamazdım.” Yaşlı adam Emre Deniz’in faturasını keserken bir taraftan da bizi kovalar gibi bir tavır takınıyordu.
“Hadi hadi. Siz çocuklar fazla meraklısınız.” Emre Deniz elindeki poşetin içine bakarken bana döndü.
“Olum ne yapacan kim çizdiyse çizdi? Zaten her yere başsız sürücüyü koymuş, akıl hastasının teki olsa gerek çizeri. Böyle tipler sorunlu olur, didiklemenin bi alemi yok.” Konuşurken bir taraftan da beni kolumdan tutup dışarıya çıkarmaya çalışıyordu, ancak benim daha sorulmayı bekleyen sorucuklarım vardı. Yazık değil mi onlara?
“Eeee… Şey… İsminizi sorabilir miyim? Bi de bu dükkan sizin mi?”
“Çok soru soruyorsunuz. Lakin cevaplayayım, adım Feridun ve tam sahibi değil, ortağıyım.”
“Çok hoş. Peki ya ortağınız, acaba o…”
“Bence siz çocuklar çok soru soruyorsunuz.”  
Tanınmadık bir ses konuşmamızı böldü o anda. Biz de sesin geldiği yere, dükkanın kapısına döndük. Sesin sahibi sahibi kapıya dayanmış duruyor, suratındaki alaycı, küçümser bir sırıtışla bizi süzüm süzüm süzüyordu. Siyah, mat saçları ise alnına ve yüz ifadesine gölge düşürüyor, tavandaki lambalar sağolsun gözünden yasıyan ışık kızıl kahve bir renk almış, ışıldıyordu.
Yabancı içeride göründüğü anda Emre Deniz’in suratındaki sırıtışı da yok oldu. Tanıyor muydu ki  bu adamı? Arkamdan dürttüğünü hissettim.
“Tüyelim buradan, hadi.”
“Bana uyar.” Diye yanıtladım onu ama sanırım bu yabancı bizi kolay kolay dışarıya çıkarmayacak gibiydi.
Sonradan öğrenecektim, bu adam Emre Deniz’in uzak dur dediği adam, Emir Sota idi…
Devam Edecek…

Yunu Emre Orotoryosu ilk kez Washington’da

Ahmed Adnan Saygun’un elinden çıkan Türkiye’nin ilk oratoryosu ”Yunus Emre Oratoryosu”, Washington’da ilk kez seslendirildi.

ABD’de ilk kez 1958 yılında New York’ta Birleşmiş Milletler’de (BM), ünlü şef Leopold Stokowski yönetiminde seslendirilen ve 54 yıl aradan sonra tekrar ABD’ye gelen oratoryo, New York’un ardından başkent Washington’da da ilgi çekti.
DEVAMI>>>

TDK, tıbba dil uzattı: Yürek bilimi, tıkaç!

TDK, tıbba dil uzattı: Yürek bilimi, tıkaç!

Türk Dil Kurumu (TDK), Türkçeleştirme harekatına, tıp alanını da kattı.

 
Hakkı Kurban’ın haberi

Tıbbın çeşitli dallarında kullanılan terimlere uygun karşılıklar bularak, güncel kaynaklara göre sözlük haline getirmek için kurulan ve 4 yıldır çalışan Tıp Terimleri Çalışma Grubu’nun bugüne kadar 4 bin 300 terim üzerinde durduğu, 3 bin 200 terime Türkçe karşılık önerdiği ve yaklaşık 500 terimi de tanımladığı bildirildi. Diyaliz, emboli, epikriz gibi, tıp dünyasının vazgeçilmez terimleri yerlerini yenilerine terk edecek.
DEVAMI>>>

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: